September 14, 2022

Word Origins | Ateş, Od, Odun, Nişadır


Mavi Boncuk |

Ateş: fever, fire [1],fever, heat, temperature, shooting EN(ﺁﺗﺶ) i. from PE āteş from Syriac.

Farsça ātaş آتش “ateş” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen ātarş veya ātaş sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Avestaca aynı anlama gelen ātarş gen. āthrō sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Avestaca ātar- “yakmak, tutuşturmak” fiilinden türetilmiştir. Bu fiil Hintavrupa Anadili aynı anlama gelen yazılı örneği bulunmayan *h₂eh₁ter- (*āter-) biçiminden evrilmiştir.

Aynı Hintavrupa Anadili kökten Latince ater, Arnavutça vatra "ocak".

Avestani ātarş biçim Zerdüşt dinindeki özel anlamından ötürü Farsçada aynen benimsenmiştir. Sözcüğün asıl Farsça biçimi ādar ve āzar (aynı anlamda) olup nişādur "ölümsüz ateş", āzargūn "ateş rengi", āzarbāycān “ateş tapınağı ülkesi” vb. sözcüklerde karşımıza çıkar.

Oldest Source: [anonim, Oğuzname, 1300 yılından önce) ağızı ataş kızıl irdi, közleri al saçları kaşları kara irdiler

[Aşık Paşa, Garib-name, 1330] āb ü āteş, bād ü χāk [su ve ateş, hava ve toprak]

[Meninski, Thesaurus, 1680] āteşlenmek, āteşlü

[Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876] ateş böceği, ateş etmek, ateş püskürmek, ateş pahası

Similar

ateş böceği, ateşçi, ateşgede, ateşkes, ateşlemek, ateşlenmek, ateşli, ateşperest

ateşin, atrium: fromLA atrium “ocak, evin iç avlusu” sözcüğünden alıntıdır. IE*h₂eh₁tr-i̯e- (*ātr-i̯é-) “ateş yeri” biçiminden evrilmiştir. Bu biçim Hintavrupa Anadili yazılı örneği bulunmayan *h₂eh₁ter- (*āter-) “ateş yakmak” kökünden türetilmiştir. 

Od: i. (Eski Türk. ōt)

1. Ateş: Hak Teâlâ hazretleri bunları oddan âzad eyledi (Eşrefoğlu Rûmî). Od düştüğü yeri yakar / Değme dalda gül mü biter (Karacaoğlan). Kendini odlara atan şol Halîlullah gibi / Cân u dilden bülbül-i gülzâr-ı aşka essalâ (Niyâzî-i Mısrî).

2. mec. Aşk, ayrılık, hasret, azap, hırs vb. duyguların yakıcı etkisi: Canları hasret odu ile dolu (Süleyman Çelebi). Aşkın odu âşıkların canın yakar ol dost için / At bu canı aşk oduna iki sanıp durma sakın (Eşrefoğlu Rûmî). Karac’oğlan der ki düşürdün oda / Dertli yürek dayanır mı bu derde (Karacaoğlan – Ö.T.S.).

ѻ Od yok, ocak yok: Ne eşyâ var ne yemek pişirecek ateş, hiçbir şey yok. Oda yakmak (yandırmak): E. T. Türk. ve halk ağzı. Ateşe yakmak, ateşe vermek, yakmak: Oda yandırdın külüm savurdun / Öyle mi gerek seni seveni (Yûnus Emre – Ş.A.D.). Âhir gülün gurûru helâk ede bülbülü / Pervâneyi oda yaka şem’in tegāfülü (Şeyhülislâm Yahyâ). Vücûdum şehrini odlara yaktı / Yandım âteşine su Leylâ Leylâ (Erzurumlu Emrah).

Odun: i. (Eski Türk. otung < ōt “ateş”)

1. Yakılmak üzere kesilmiş ağaç: Odunlar baltadan dâvâ edeceklermiş, sapı içimizden diye vazgeçmişler (Atasözü – Ö.T.S.). Şimdi orman kokusunu yalnız odunların ateşle ilk temâsından alıyorum (Rûşen E. Ünaydın).

2. mec. Anlayışsız, kaba kimse.

ѻ Odun gibi: Hiç incelmemiş, kaba, görgüsüz: Saat sorarım; gitmez. Odun gibidir, üstüne almaz; hiç de anlamaz (Ahmed Vefik Paşa). Odun kafalı: Anlayışı kıt, kalın kafalı (kimse): Yampiri, çarpık boyunlular, odun kafalılar / Gotlar’dan, Ostrogotlar’dan beter hödükler (Sabahaddin Eyüboğlu – Ş.A.D.).

Nişadır: from PE nūşādur veya nawşādur نوشادر “amonyum klorür tozu” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen anoşādur sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Orta Farsça anoş “1. ölümsüz, 2. ölümsüzlük içkisi, iksir, nektar” (NOT: Bu sözcük Avestaca anaoşa “ölümsüz” sözcüğünden alıntıdır.) ve Orta Farsça ādur “ateş” sözcüklerinin bileşiğidir.1. Odun, kömür vb. maddelerin tutuşup yanması ile beliren ışık: Akşam karanlığında bir şey görünmezmiş / Ateş ve dumandan başka (Orhan V. Kanık).

2. Odun, kömür gibi maddelerin yandıktan sonraki sıcak ve kırmızı durumu, yanmış kömür ve odun, kor: Alevi, hatta koru geçmiş bu kıvılcımlı küle rahat rahat sokulup ısınır ve hatta eşeleyip derinlerinde kalmış son ateş parçalarını yüze çıkarmakla mesut olurdu (Sâmiha Ayverdi).

3. Normalden yüksek vücut ısısı: Ateşim yok ama hâlim de yok (Burhan Felek). Ateşi vardı, sayıklıyordu (Târık Buğra).

4. İnsanın çeşitli sebeplerle vücûdunda hissettiği sıcaklık, harâret: Fakat nihâyet Nüzhet’in yanağındaki ateşin biraz soğur gibi olduğunu hissettim (Peyâmi Safâ). Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi (Necip F. Kısakürek).

5. teşmil. Ateş yanan veya yakılan yer, ocak: “Sütü ateşte unutma.”

6. teşmil. Kibrit, çakmak: “Ateşini müsâade eder misin?”

7. Yanıcı ve tutuşucu maddeleri alevlendirip yakan şey: Baruta dokunan ateş… (Nâmık Kemal). Nasıl ki şimdi orman kokusunu yalnız odunların ateşle ilk temâsından alıyorum… (Rûşen E. Ünaydın).

8. teşmil. Yangın: Türbeden evvelki iki ev de ateşten kurtulmuştu (Ömer Seyfeddin).

9. Patlayıcı silâhlarla yapılan atış: “Düşman ateşi iki saatten beri aralıksız devam ediyor.”

10. mec. Coşkunluk, ihtiras, şiddetli arzu: Gazapla, ateşle kaynamaya başladığı zaman insanı kanlı cinâyetlere sevkeden kan… (Ahmed Midhat Efendi). Eğer sıkıldığınızı en küçük bir hareketinizle ihsas etseydiniz, hatta bütün ateşime rağmen size bu sözleri söylemeyecektim (Fahri Celâl).

11. mec. Aşk, ayrılık, hasret, azap, hiddet, öfke vb. duyguların yakıcı etkisi: Yandım ateşine su Leylâ Leylâ (Karacaoğlan). Mâcerâ başlamak üzreymiş o gün / Sürecekmiş bu ateş yıllarca (Yahyâ Kemal).

12. Cehennem.

ѻ Ateş!: Ateşe başla, ateş et emri. Ateş açmak: Ateşli silâhlarla atışa başlamak: Ne hoş olur şimdi ateş açarsak (Enis B. Koryürek). Taşnaksütyon komitacıları Osmanlı Bankasını basmışlar ve ele geçirdikleri binânın pencerelerinden ve damından halka ateş açmışlar (Sâmiha Ayverdi). Ateş almak:

1. Tutuşmak, yanmaya başlamak: İki gemi yerinden oynadı, birbirine çarparak ateş aldılar (Nâmık Kemal). Bütün bir mahalle ateş almış (Reşat N. Güntekin).

2. (Ateşli silâhlar ve patlayıcı maddeler için) Patlamak: Fişeklerin ateş almasıyle birkaç kişi yaralandı (Reşat N. Güntekin).

3. mec. Tahrik olmak: Mümkün olsa günden güne ateş almakta olan hırs ve arzusunu teskîne can atmaktaydı (Nâbîzâde Nâzım). Bu iki vak’adan ateş alan mahallenin zihniyeti… (Hüseyin R. Gürpınar). Ateş alır gibi (almaya gelmiş gibi, almaya mı geldin): Geldiği yerde çok az kalan, hemen gitmeye davranan kimselere söylenir. Ateş bacayı (saçağı) sarmak: (Herhangi bir durum ve özellikle iki cins arasındaki duygusal bağ) Önlenemeyecek bir durum almak, ciddiyet kazanmak, alev bacayı sarmak: Fakat bacının gösterdiği telâş ve hüzün karşısında anladım ki ateş bacayı sarmış (Reşat N. Güntekin). Onların eski illeti… Keyiflerine dalarlar… Tâ ki ateş bacayı sarar (Safiye Erol). Ateş basmak:

1. Vücûdunda aşırı sıcaklık duymak.

2. Merak, utanç, hiddet, heyecan sıkıntı gibi sebeplerle vücûdunu ateş kaplamış gibi hissetmek, yüzü kıpkırmızı kesilmek: Bu aklıma geldikçe vücûduma ateş basıyor, hiddetten ağlamamak için dişlerimle dudaklarımı kanatıyordum (Reşat N. Güntekin). Ateş desteği: Bir birliğe, düşman karşısında kayıp vermeden kolay ilerleyebilmesi için diğer birliklerin düşmana ateş etmek sûretiyle sağladıkları yardım. Ateş etmek: Ateşli silâhlarla atış yapmak. Ateş gibi:

1. Çok sıcak, yakıcı.

2. mec. Çok gayretli, çok çalışkan, pek becerikli: “Ateş gibi delikanlı.” Ateş gibi çalışmakta devam etti (Sait Fâik).

3. mec. Çok yaramaz, ele avuca sığmaz (çocuk). Ateş kesilmek:

1. Ateş gibi kızarmak, çok ısınmak: “Maşa ateş kesilmiş, elle tutmaya imkân yok.” ♦ mec.

2. Yakıcı duruma gelmek: Biz bülbül-i muhrik-dem-i şekvâ-yı firâkız / Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden (Nâilî). Bütün âteş kesilir gonca-i bâğ u bustan (Enderunlu Fâzıl).

3. Kızmak, hiddetlenmek, öfkelenmek: Ali Rızâ Bey birdenbire ateş kesildi, karısını parçalayacak gibi tavırlarla üstüne yürüyerek bağırmaya başladı (Reşat N. Güntekin).

4. Gayrete gelmek, büyük bir gayretle harekete geçmek: Etliye sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rızâ Bey bu meselede ateş kesilmiş, kendini avutuncaya kadar uğraşmıştı (Reşat N. Güntekin). Ateş kesmek: Ateş etmeye son vermek, çarpışmayı durdurmak. Ateş kulesi: târih. Düşman saldırısını ateş yakarak bir nevi ışıklı haberleşme yoluyle bildiren sınır boyundaki müstahkem kule. Ateş kusmak: (Silâh, top vb.) Yoğun biçimde ateş etmek. Ateş oku: târih. Eski savaşlarda yangın çıkarmak için yay veya mancınıkla düşman tarafına atılan, içi kimyevî maddelerle dolu bir savaş silâhı. Ateş olsa cirmi (cürmü) kadar yer yakar: “Bana büyük bir zarar veremez, ne gücü var ki, aldırmam bile” anlamında düşmanı küçümsemek için kullanılır. Ateş pahası (pahasına): Çok pahalı, fiyatı çok yüksek: Hıyarlar, o marul denen yağlı yapraklar da ateş pahasınaydı (Sait Fâik). Ateş parçası:

1. Canlı, hareketli, güçlü ve sağlıklı: Topuklarıyle yeri dövdükçe ölüme meydan okuyan ateş parçası köylü dilberleriyle oynamıştım (Safiye Erol).

2. Haşarı, ele avuca sığmaz, yaramaz (çocuk). Ateş püskürmek: mec. Çok kızgın ve öfkeli olmak: Dünyânın en nâzik ve tatlı insanı olmasına rağmen bu akşam o da bana karşı ateş püskürüyordu (Reşat N. Güntekin). Ateş saçmak:

1. Çok sıcak duruma gelmek, yakıcı bir hal almak.

2. Çok öfkelenmek, kızmak: Kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz (Ahmet Hâşim). (Bir kimseyi veya kendini) Ateşe atmak: Bile bile başını derde sokmak, tehlikeye atmak. Ateşe tutmak (göstermek): Isıtmak veya tütsülemek için ateşe yaklaştırmak. Ateşe vermek: Yakmak, kundaklamak: Havâriyun’dan Sen Pol (…) kitap, risâle ne bulduysa bir meydana toplayarak ateşe verdi (Ahmet H. Müftüoğlu). Ateşe vurmak: halk ağzı. Pişmesi için yemeği ocağa koymak. Ateşe (Ateşlere) yakmak:

1. Ateşe atmak, ateşte yakmak: Engizisyon mahkemeleri, insanları fikirlerinden dolayı ateşe yakıp boğazlarına kurşun akıtırken genç Fâtih esirlerini satmamış, öldürmemiş, hatta yaşadıkları topraklardan dahi sürmemişti (Sâmiha Ayverdi).

2. mec. Âşık etmek, sevdâya düşürmek: Beni âteşlere yakan o kapkara siyah gözler (Şarkı). Bir bakışta âteşe yaktı beni dildâr-ı aşk (Âkif Paşa). Ateşe (Ateşlere) yanmak:

1. Zarara uğramak, çok kötü duruma düşmek, başı belâya girmek: Arada sen ateşe yandın (Reşat N. Güntekin).

2. Iztırap çekmek, derde düşmek: Bir kere sevdâya tutulmayagör / Ateşlere yandığının resmidir (Câhit S. Tarancı). Ateşe yürümek: Tehlikeye atılmak, bile bile ölüme gitmek: Soylu kahramanlar ateşe yürürken bile neşelidirler (Fâlih R. Atay). Ateşi ateşle söndürmek: Üzüntüyü bir başka üzüntü ile bastırmak: Böyle zamanlarda Hacı da ateşi ateşle söndürmekten başka çâre olmadığını bilirdi (Reşat N. Güntekin). Ateşi başına vurmak:

1. Taşkın hareketler yapmak.

2. Öfkelenmek, çok sinirlenmek: Olur mu olur. Bir kere insanın siniri oynamasın, ateşi başına vurmasın (Burhan Felek). Ateşine yanmak: Bir kimse yüzünden büyük zarâra uğramak, nârına yanmak. Ateşle barut bir arada durmaz: Kadınla erkeğin devamlı bir arada bulunmalarının sakıncalı olacağını, bu berâberlikten dolayı aralarında duygusal bir yakınlık doğabileceğini ifâde etmek için kullanılır. Ateşle oynamak: mec. Çok tehlikeli bir işle meşgul olmak: Ateşle oynamaktan sakınmayanlar yanarlar (Ahmet Kabaklı). Ateşler içinde yanmak: Hastalanıp ateşi yükselmek, çok ateşlenmek. Ateşten gömlek: Dayanılması çok güç olan hal, tahammülü çok zor olan durum: “Aşk bir ateşten gömlekmiş.” Fukarâlığın ne ateşten gömlek olduğunu bilmiyorsunuz (Reşat N. Güntekin). Âteş-i Rûmî: Eski deniz ve kara savaşlarında yangın çıkarmak için kullanılan, suda dahi yanabilen, çok yanıcı ve yakıcı madde, Arap ateşi. Âteş-i ter: mec. Kırmızı şarap.

■ Bâzı kelimelerin başına gelerek Farsça usûlüyle birleşik sıfatlar yapar ve bu sıfatlara ateşin çeşitli anlamlarından birini katar: Âteş-dem: Sesi veya sözü ateş gibi etkili, dokunaklı olan: Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın / Hırmen-i nâtıkası berk-ı hayâlimle harîk (Nazîm). Âteş-fam: Ateş renkli, kırmızı. Âteş-gûn: Ateş gibi kırmızı, ateş renkli: “Ruhsâr-ı ateş-gûn: Ateş rengi yanak.” Âteş-hıram: Ateş gibi çabuk yürüyen, süratli: Pâymâl-i tevsen-i âteş-hırâm ettin beni (Nedim). Âteş-meşreb (mizac): Huysuz, geçimsiz, sert tabiatli. Âteş-misal: Ateş gibi: Bezminde şeb-be-şeb leb-i cânan lisân-ı aşk / Âteş-misâl olur mu sen âteşten olmasan (Yahyâ Kemal). Âteş-nihad: Yaratılışı, tabiatı ateş gibi olan, ateşli: Bir dil ki tâb-ı aşk ile âteş-nihâd olur / Cevrin de görse şu’le-i şevki ziyâd olur (Necâtî Bey). Âteş-pâ: Çevik, atik, süratli. Âteş-reng: Ateş renginde olan, kırmızı. Âteş-sühan:

1. Sözleri tesirli olan, dokunaklı söz söyleyen.

2. Gönül kırıcı şekilde konuşan. Âteş-tab: Ateş gibi yakıcı ve parlak: Battal, aman vermeyip birçoğunu seyf-i âteş-tabdan geçirdi (Evliyâ Çelebi). Âteş-zeban: Çok etkili ve dokunaklı söz ve şiir söyleyen.

● Âteş-bar (ﺁﺗﺸﺒﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. bār “yağdıran” ile)1. Ateş yağdıran, ateş saçan: Tûr-ı âteş-bâr-ı aşk oldum yanar bağrım henüz (Muallim Nâci).

2. Yakıcı, kızgın: Bana her bir müjem bir mîl-i âteş-bârdır sensiz (Leskofçalı Gālib).

● Âteş-baz Bk. ÂTEŞBAZ

● Âteş-dan (ﺁﺗﺸﺪﺍﻥ) tür. i. (Fars. -dān ekiyle) Ateşlik, ocak, mangal: Sîne en şiddetli bir sevdânın âteş-dânıdır (Muallim Nâci).

● Âteş-dîde (ﺁﺗﺸﺪﻳﺪﻩ) birl. sıf. (Fars. dіde “görmüş” ile)

1. Ateş görmüş, yanmış, kızgın.

2. mec. Çok acı çekmiş, acı tecrübeler geçirmiş (kimse).

● Âteş-efruz (-füruz) ( ﺁﺗﺶ ﻓﺮﻭﺯ– ﺁﺗﺶ ﺍﻓﺮﻭﺯ) birl. sıf. (Fars. efrūz > furūz “yakan” ile) Tutuşturan, yakan, yakıcı: Ferhâd idi gerçi âteş-efrûz-ı melâl / Biz her şererini şu’le-zây eylemişiz (Azmîzâde Hâletî).

● Âteş-efşan (-feşan) ( ﺁﺗﺶ ﻓﺸﺍﻥ– ﺁﺗﺶ ﺍﻓﺸﺍﻥ) birl. sıf. (Fars. efşān > feşān “saçan” ile) Ateş saçan, ateş püsküren: Fark olunmam şimdi bir âteş-feşan seyyâreden (Muallim Nâci).

● Âteş-engiz (ﺁﺗﺶ ﺍﻧﮕﻴﺰ) birl. sıf. (Fars. engіz “harekete getiren” ile) Ateş çıkaran.

● Âteş-gâh (-geh) ( ﺁﺗﺶ ﮔﻪ– ﺁﺗﺶﮔﺎﻩ) tür. sıf. (Fars. -gāh > -geh ekiyle) Âteşgede.

● Âteş-gede Bk. ÂTEŞGEDE

● Âteş-hiz (ﺁﺗﺸﺨﻴﺰ) birl. sıf. (Fars. hіz “sıçratan” ile) Ateş sıçratan, ateş saçıcı: Bir âteş-hîz deryâdır dü çeşmim / Bulunmaz haddine pâyan dirîğâ (Esrar Dede).

● Âteş-nâk (ﺁﺗﺸﻨﺎﻙ) tür. sıf. (Fars. -nāk ekiyle) Ateşli, kızgın: Bir sâniyelik bir inşirâhı müteâkip kalbine âteş-nâk bir şiş saplanıyor zannetti (Hâlit Z. Uşaklıgil).

● Âteş-nisar (ﺁﺗﺸﻨﺜﺎﺭ) birl. sıf. (Ar. niѕār “saçan” ile)1. Ateş saçan: Başımda dönmede âteş-nisar bir tokmak / Böyle olmayacaktı bu böyle olmayacak (Ali Ferruh’dan).

2. mec. Çok öfkeli.

● Âteş-pâre (ﺁﺗﺸﭙﺎﺭﻩ) birl. i. (Fars. pāre “parça” ile)1. Ateş parçası, kıvılcım: Eyledim îcâd bir yangın bir âteş-pâreden (Muallim Nâci).

2. mec. sıf. Ele avuca sığmayan, oynak, haşarı: Tazıları yanıma katıp âteş-pâre ceylânlara binmek, ava gitmek dilerim (Safiye Erol).

● Âteş-perest Bk. ATEŞPEREST

● Âteş-zar (ﺁﺗﺸﺰﺍﺭ) tür. i. (Fars. -zār ekiyle) Her yanında ateş yanan, baştan başa ateş olan yer: Eğer ben âha ruhsat versem âteş-zâr olur âlem (Muallim Nâci).

● Âteş-zede (ﺁﺗﺸﺰﺩﻩ) birl. sıf. (Fars. zede “uğramış” ile)

1. Yanık, yakılmış.

2. mec. Aşk ateşiyle yanmış, âşık.

● Âteş-zen (ﺁﺗﺸﺰﻥ) birl. sıf. (Fars. zen “vuran” ile) Ateş veren, yakan, yakıcı: Dile âteş-zen-i hicrân olan sevdâ-yı dîgerdir (Leskofçalı Gālib). Yaktın ey âteş-zen-i âram yanmış gönlümü (Nâmık Kemal).

[1] fire (n.) Old English fyr "fire, a fire," from Proto-Germanic *fūr- (source also of Old Saxon fiur, Old Frisian fiur, Old Norse fürr, Middle Dutch and Dutch vuur, Old High German fiur, German Feuer "fire"), from PIE *perjos, from root *paewr- "fire." Current spelling is attested as early as 1200, but did not fully displace Middle English fier (preserved in fiery) until c. 1600.

PIE apparently had two roots for fire: *paewr- and *egni- (source of Latin ignis). The former was "inanimate," referring to fire as a substance, and the latter was "animate," referring to it as a living force (compare water (n.1)).

Brend child fuir fordredeþ ["The Proverbs of Hendyng," c. 1250]

 English fire was applied to "ardent, burning" passions or feelings from mid-14c. Meaning "discharge of firearms, action of guns, etc." is from 1580s. To be on fire is from c. 1500 (in fire attested from c. 1400, as is on a flame "on fire"). To play with fire in the figurative sense "risk disaster, meddle carelessly or ignorantly with a dangerous matter" is by 1861, from the common warning to children. Phrase where's the fire?, said to one in an obvious hurry, is by 1917, American English.

Fire-bell is from 1620s; fire-alarm as a self-acting, mechanical device is from 1808 as a theoretical creation; practical versions began to appear in the early 1830s. Fire-escape (n.) is from 1788 (the original so-called was a sort of rope-ladder disguised as a small settee); fire-extinguisher is from 1826. A fire-bucket (1580s) carries water to a fire. Fire-house is from 1899; fire-hall from 1867, fire-station from 1828. Fire company "men for managing a fire-engine" is from 1744, American English. Fire brigade "firefighters organized in a body in a particular place" is from 1838. Fire department, usually a branch of local government, is from 1805. Fire-chief is from 1877; fire-ranger from 1887.

Symbolic fire and the sword is by c. 1600 (translating Latin flamma ferroque absumi); earlier yron and fyre (1560s), with suerd & flawme (mid-15c.), mid fure & mid here ("with fire and armed force"), c. 1200. Fire-breathing is from 1590s. To set the river on fire, "accomplish something surprising or remarkable" (usually with a negative and said of one considered foolish or incompetent) is by 1830, often with the name of a river, varying according to locality, but the original is set the Thames on fire (1796). The hypothetical feat was mentioned as the type of something impossibly difficult by 1720; it circulated as a theoretical possibility under some current models of chemistry c. 1792-95, which may have contributed to the rise of the expression.

[A]mong other fanciful modes of demonstrating the practicability of conducting the gas wherever it might be required, he anchored a small boat in the stream about 50 yards from the shore, to which he conveyed a pipe, having the end turned up so as to rise above the water, and forcing the gas through the pipe, lighted it just above the surface, observing to his friends "that he had now set the river on fire." ["On the Origins and Progress of Gas-lighting," in "Repertory of Patent Inventions," vol. III, London, 1827]

fire (v.) c. 1200, furen, "arouse, inflame, excite" (a figurative use); literal sense of "set fire to" is attested from late 14c., from fire (n.). The Old English verb fyrian "to supply with fire" apparently did not survive into Middle English. Related: Fired; firing.

Meaning "expose to the effects of heat or fire" (of bricks, pottery, etc.) is from 1660s. Meaning "to discharge artillery or a firearm" (originally by application of fire) is from 1520s; extended sense of "to throw (as a missile)" is from 1580s. Fire away in the figurative sense of "go ahead" is from 1775.

 The sense of "sack, dismiss from employment" is recorded by 1877 (with out; 1879 alone) in American English. This probably is a play on the two meanings of discharge (v.): "to dismiss from a position," and "to fire a gun," influenced by the earlier general sense "throw (someone) out" of some place (1871). To fire out "drive out by or as if by fire" (1520s) is in Shakespeare and Chapman. Fired up "angry" is from 1824 (to fire up "become angry" is from 1798).

*paewr-

*paəwr-, Proto-Indo-European root meaning "fire."

It forms all or part of: antipyretic; burro; empyreal; empyrean; fire; pyracanth; pyre; pyretic; pyrexia; pyrite; pyro-; pyrolusite; pyromania; pyrrhic; sbirro.

It is the hypothetical source of/evidence for its existence is provided by: Sanskrit pu, Hittite pahhur "fire;" Armenian hur "fire, torch;" Czech pyr "hot ashes;" Greek pyr, Umbrian pir "fire;" Old English fyr, German Feuer "fire."

fiery (adj.) late 13c., "flaming, full of fire," from Middle English fier "fire" (see fire (n.)) + -y (2). The spelling is a relic of one of the attempts to render Old English "y" in fyr in a changing system of vowel sounds. Other Middle English spellings include firi, furi, fuiri, vuiri, feri. From c. 1400 as "blazing red." Of persons, from late 14c. Related: Fieriness. As adjectives Old English had fyrbære "fiery, fire-bearing;" fyren "of fire, fiery, on fire;" fyrenful; fyrhat "hot as fire."

 


No comments:

Post a Comment