June 20, 2022

Word Origins | An, Dem, Zaman, Vakit,

Mavi Boncuk |

An: (ﺁﻥ) i. (Ar. ān) Zamânın bölünemeyecek kadar kısa parçası, lahza, dem: Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından / Gördük ebedî cetleri bir anda yakından (Yahyâ Kemal). Bu korku ânı müthiştir (Peyâmi Safâ). Her an bir parça uzaklaşıyor bizden (Necip F. Kısakürek). İnsana kısa gelen zaman bölümü: Umutsuz anlarımda bu mısrâlar benim irâdem hâricinde kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı (Peyâmi Safâ). Asırlar kadar uzun, müphem ve tatlı bir an (Câhit S. Tarancı).

Ân-ı vâhitte: Bir anda, birdenbire: Güneş ân-ı vâhitte yarı yolda sönüverdi (Refik H. Karay). Ânında: Hemen, o anda, derhal.

Ânen-fe-ânen (ﺁﻧﺎً ﻓﺂﻧﺎً) birl. zf. (ān’ın tenvinli şekli ānen ve ön ek fe- ile) Gitgide, zamanla: Hâl-i civânî, açar açmaz kurur bir çiçek gibi ânen-fe-ânen mütegayyir olup… (Yusuf Kâmil Paşa’dan). Bir kilo su alıp bir kaba vazetsek ânen-fe-ânen tenâkus ettiğini görürüz (Ahmet A. Konuk).

Dem: (ﺩﻡ) i. (Fars. dem) Nefes, soluk: “Dem-i serd: Soğuk nefes.” “Dem-i vâpesin: Son nefes.” Visâl gecesinin subhu urdu bir dem-i serd / Dedim ki uşbu nefes bâd-ı zemherîr ola mı (Kadı Burhâneddin). Herhangi bir nağmeye sürekli şekilde eşlik eden ses: Ney demiyle n’ola çıkmazsa gönül meygededen / Hak bu kim âb u havâsına doyulmaz yerdir (Rûhî-i Bağdâdî). Zaman, an, çağ: Her dem yeni doğarız / Bizden kim usanası (Yûnus Emre). Dem bu demdir bu demi hoş göre-gör ey ârif / Anma Îsâ demini urma geçen demden dem (Fuzûlî). Güneşe bak, Suna’nın yaklaşıyor son demi (Fâruk N. Çamlıbel). İçki: Sâkiyâ bu demi içmeden gel gel (Pir Sultan Abdal). (Cebinden bir şişe çıkarır) Biz de dem alalım (Ahmet K. Tecer). mus. Neyin en pest sekizlisinde kaba rast ile yegâh perdesi arasındaki sesler.

Dem çekmek: (Kumru, bülbül vb.) Uzun uzun ve güzel nağmelerle ötmek: Dem çeker bülbül, benim beynimde baykuşlar öter / Sonra karşımdan geçer bir bir yıkılmış lâneler (Mehmet Âkif). Diyorlar ki bak ne güzel dem çekiyor şu bülbül (Mehmet E. Yurdakul). Enez küpünün kenarına konarak boyun kırıp dem çekiyorlar (Safiye Erol). İçki içmek. Dem sürmek: Hoş vakit geçirmek, zevkli günler yaşamak: Sarı çiçek sallanıyor naz ile / Dem sürmedim on beşinde kız ile (Karacaoğlan). Nerde senin dem sürdüğün zamanlar ey Cem (Câhit S. Tarancı). Bir dem sürerim dört asır evvelki cihanda / Hep eski hayal, eski edâ, eski şiirler (Fâruk N. Çamlıbel). 

Dem tutmak: Herhangi bir nağmeye bir saz ve sesle sürekli şekilde eşlik etmek, âhengine katılmak: Muzıka çalınırken bastonunu sallayarak ıslıkla dem tutan, ceketinin yan cebinden kırmızı ipek mendili taşmış bir beyden bahsetti (Hâlit Z. Uşaklıgil). Birkaç ev ötede bir tavuk gıdaklıyor, bir horoz da ona yardım ediyor, sanki dem tutuyor (Memduh Ş. Esendal)

Dem vurmak: (Genellikle seviye ve imkânının üstünde olan şeyden) Bahsetmek, söz etmek, konu açmak: Reng-i rûyundan dem urmuş sâgar-ı sahbâya bak / Âfitâb ilen kılar da’vâ tutulmuş aya bak (Fuzûlî). Aşktan dem urmağa ehl-i mahabbet âr eder (Şeyhülislâm Yahyâ). Alçaklar fazîletten dem vurdular (Ahmet Hâşim). Birimiz dünya görüşünden dem vurdu (Sait Fâik). Deminde: Zamânında, tavında.

Dem-beste (ﺩﻣﺒﺴﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. beste “bağlanmış” ile) Nefesi kesilmiş, susmuş, sessiz, sâkit: Etmez bu gönül nâle ile derdini ifşâ / Bülbülleri dem-beste olur gülşen-i râzın (…). Dem-beste kaldı hayret ile andelîb-i zâr (Muallim Nâci). Dururdu rindler dem-beste, ney dem-beste vecdinden / Ağaçlıklarda bülbül dûrdan feryâda geldikçe (Yahyâ Kemal).

Dem-gir (ﺩﻣﮕﻴﺮ) birl. sıf. (Fars. gіr “tutan” ile) Dem tutan, tempo tutan.

Dem-güzar (ﺩﻣﮕﺬﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. guẕār “geçiren” ile) Vakit geçiren: Tek bir kadına üftâdelikle dem-güzar olanlar, mâşûkasından başkasını gözleri görmeyenler… (Hüseyin R. Gürpınar). Ne var gidip Yakacıklar’da dem-güzâr olacak (Mehmet Âkif).

Dem-kâr (ﺩﻣﻜﺎﺭ) tür. sıf. (Fars. -kār ekiyle) mus. Dem tutan, eşlik eden.

Dem-keş (ﺩﻣﻜﺶ) birl. sıf. ve i. (Fars. keş “çeken” ile) Uzun ve devamlı nağmelerle öten (bülbül vb. kuş). Ney, kaval vb. çalgıları devamlı çalarak bir sese veya saza eşlik eden, dem tutan (kimse). İçki içen (kimse): Dem-keş olur bâde süzer / Seyyah olup dâim gezer (Pir Sultan Abdal).

Dem-keşîde (ﺩﻡ ﻛﺸﻴﺪﻩ) birl. i. (Fars. keşіde “çekmiş” ile) Kafadar, arkadaş.

Dem-saz (ﺩﻣﺴﺎﺯ) birl. sıf. ve i. (Fars. sāz “yapan, uyduran” ile) Dost, sırdaş, uygun arkadaş: Dem-sâz olup kumrulara uşşâka savtın dinletir / Her cûybâr olmuş bugün bir andelîb-i hoş-nevâ (Rûhî-i Bağdâdî). Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime (Şeyhülislâm Yahyâ). Ricâl-i âlem-i gaybın nedîm-i dem-sâzı (Nâilî).

Lahza: [l ince] (ﻟﺤﻈﻪ) i. (from AR laḥẓa) Zamânın göz açıp kapayıncaya kadar geçen en kısa parçası, an: Bir lahza onu tefekkür etmek / Binlerce tulûadır muâdil (Abdülhak Hâmit). Etmek dilerim sîneni bir lahza ziyâret (Hüseyin Sîret). Bir lahza duracak olsa bahçıvanın kırbaç sesi marul tarlalarının arasından şaklıyor (Yusuf Z. Ortaç).

Lahzada zf. (Bulunma hâli ekinin kalıplaşmasıyle) Ânında, derhal, çarçabuk: Bir soğan al, ince bir dilim kes, külde ısıt, çocuğun göbeğine koy. Lahzada sancıyı keser demişti (Mahmut Yesâri).

Zaman: Time EN[1] (ﺯﻣﺎﻥ) i. (from AR zemān) 1. Olmuş ve olacak hâdiselerin birbiri ardınca cereyan edişinin düşüncemizde meydana getirdiği başı ve sonu belli olmayan soyut kavram, vakit: Durmuş saat gibiydi durup geçmeyen zaman (Yahyâ Kemal). Bırak, şu billûrda solsun şu güller / Zamânı anlatır her düşen yaprak (Ali M. Arolat). Yaralar dinmişti. Araya zaman dediğimiz büyük yapıcı girmişti (Ahmet H. Tanpınar). 2. Bu kavramın belirli sınırlar içinde kalan bir parçası, vakit: “Akşam zamânı, öğle zamânı.” Kendimi yirmi yıl önce Erzurum’da lisede edebiyat muallimi olduğum zamâna dönmüş sandım (Ahmet H. Tanpınar). 3. Bir önce veya bir sonraya göre belirli bir an: Adının Acem Ali Bey olduğunu o zaman öğrendim (Ahmed Midhat Efendi). 4. İçinde bulunulan devir, yaşanmakta olan vakit: Bu zamanda Galata meyhânelerine düşenlerin hiçbirisi ayık sayılamazlardı (Ahmed Midhat Efendi). Bu telakkîyi zamânımıza mahsus addetmemeli (Ahmet Hâşim). 5. Durum, şart, elverişli hal: “Zaman öyle gerektiriyor.” Dünya barışını gerçekleştirmeye zaman elvermedi (Ahmet Kabaklı). 6. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Bir işin olageldiği, yapılageldiği saat, gün veya mevsim: “Yemek zamânı.” “Hasat zamânı.” “Uyku zamânı.” Hele tâtil zamanlarında her meyhânenin önünde “laterina” denilen birer sandık çalgısı bulunması Galata’yı ebedî bir bayram hâline koyar (Ahmed Midhat Efendi). Oyun ve eğlence zamanlarını büyüklerin yanında geçirmekten hoşlanan bu küçük kız da annesinin amcası olan İbrâhim Efendi’yi herkes gibi tanıyordu (Sâmiha Ayverdi). 7. Mevsim: “Av zamânı.” “Portakal zamânı.” 8. Devir, dönem, çağ: “Gençlik zamânı.” Etiler’in, Firikyalılar’ın, Lidyalılar’ın, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türkleri’nin zamânında bu hep böyle olmuştur (Ahmet H. Tanpınar). 9. mus. Bir usûlde seslerin süre bakımından uzunluğunu belirleyen ölçü birimi.

Zaman almak: (Bir iş) Zaman harcanmasını gerektirmek, vakit almak. Zaman ayarlı: Zamâna uyumlu şekilde hazırlanmış olan: Zaman ayarlı bir bomba. Zaman ayırmak: (Bir iş için) Belli bir zamânını vermek, belli bir zamânını bir işe tahsis etmek: Kısır politik münâkaşalardan zaman ayırıp da meselelere daha derinlemesine ve mütehassıslarının kanalından girmek imkânı bulunamamakta… (Ergun Göze). 

Zaman azmak: Dünya kötü bir durum almak: Azdı zaman azdı ne çağlar oldu (Pir Sultan Abdal). Hey ağalar zaman azdı / Düşüme it üşer oldu / Küllükte sürünen eşek / Cins atla yarışır oldu (Gevherî – Ş.A.D.). 

Zaman bırakmak: (Bir iş için) Süre vermek, süre bırakmak, belli bir zaman tanımak. 

Zaman bulamamak: İşinin çokluğu sebebiyle bir işi yapma imkânı olmamak, vakit bulamamak. 

Zaman kaybetmek: Zamânını harcamasına sebep olan bir şey yüzünden yapacağı işe az vakti kalmak. 

Zaman kazanmak: Bâzı şeyleri daha kolay ve çabuk yaparak yapacağı şey için daha çok vakit elde etmek, vakit kazanmak.  Bir işe hazır olabilmek için kendine zaman sağlamak. Zaman kollamak: Bir iş için en uygun zamânı, en uygun fırsatı beklemek. Zaman meselesi: Belli bir müddet içinde olabilecek şeyler için kullanılır: “Elbette bir ev sâhibi olursun, ama zaman meselesi.” Her an gözlerini kapayıp büyük servetini kızlarına bırakacak bir ihtiyar ölümü bir zaman meselesi hâline gelmiş, dalından koptu kopacak, “olmuş bir armut”tan ibâretti (Sâmiha Ayverdi). Zaman o zaman değil: Şimdi o işin vakti değil. 

Zaman öldürmek: Boş şeylerle vakit geçirmek. 

Zaman tüneli: Kesintisiz zaman dilimi: “Zaman tüneli 2000’li yılların film endüstrisinde câzip konulardan biri olmuştur.” 

Zaman vermek: (Bir iş için) Belli bir süre ayırmak, bir süre tanımak. Zaman zaman: Belli olmayan zaman aralıkları ile, ara sıra, vakit vakit: Çocukluğumdan beri bilirim; annemin böyle zaman zaman başı tutar (Yusuf Z. Ortaç). Şâirin elinde kelimeler zaman zaman karanlıkları aydınlatan birer şimşek pırıltısı oluveriyor (Cemil Meriç). Zaman zaman ateşliye bile dönüşen bu soğuk harp demokrasimizin ömrünü azaltmakta, gençliğini çürütmektedir (Ahmet Kabaklı). 

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde: Masala başlama tekerlemesi: Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarken eski hamam içinde… (Eflâtun C. Güney). 

Zaman zarfı: dilb. Yüklemin anlamını zaman kavramı bakımından belirgin duruma getiren zarf: “Dün geldi.” “Gece çalışıyor.” “Gündüz uyuyor.” “Koşarken düştü.” 

Zamâna ayak uydurmak: Yaşadığı zamânın gerektirdiği şekilde davranmak: Zamâna ayak uydurmasını bilmeliydi (Reşat N. Güntekin). 

Zamâna bırakmak: Bir işin zaman içinde hallolmasını beklemek. 

Zamâna uymak: Davranışlarını yaşadığı zamâna göre ayarlamak: Siz de biraz zamâna uyunuz ayol! (Burhan Felek). Ve atalarımız nasîhat buyurmuşlar ki zaman sana uymazsa sen zamâna uy (Rauf Tamer). 

Zamânı dolmak: Bir iş için tanınan belirli süre sona ermek, vakti dolmak. Zamânı geçmek: Mevsimi geçmek. Yapılma zamânı gecikmek, o şey artık gerekli olmaktan çıkmak. (Genç kız için) Yaşı ilerleyip evlenme şansı azalmak, vakti geçmek: Sana derim sana kaşı kemânım / Büküldü kāmetim geçti zamânım / Gidiyorum yedi benli ceranım / Yârim gitti deyi yürek bağlama (Karacaoğlan – Ö.T.S.). 

Zamânı olmak: Yapılacak şey için vakti bulunmak. (Bir şey veya kimse birinin) Zamânını almak: Çok meşgul etmek, vaktini almak. Zamânında: Olması lâzım gelen zamanda, tam vaktinde. Zamanla: Aradan süre geçtikçe: Şimdi anam ağlıyor / Zenginlik nedir, fakirlik nedir / İnsan zamanla anlıyor (Behçet Necâtigil – Ş.A.D.). Fakat zamanla dostlar unuturlar (Câhit S. Tarancı). İçtimâî olarak başlamış, fakat zamanla biyolojik nizam emrine girmiş şartların bir mahsûlü gibiydi (Ahmet H. Tanpınar). 

Zamân-ı saâdet: Hz. Muhammed’in kendisine peygamberlik verilmesinden îtibâren yaşamış olduğu saâdetli devir, asr-ı saâdet.

Zamânen (ﺯﻣﺎﻧﺎً) zf. (zemān’ın tenvinli şekli) Zaman bakımından.

Zamânî (ﺯﻣﺎﻧﻰ) sıf. (nispet eki -і ile) Zamanla ilgili.

Vakit – Vakt: (ﻭﻗﺖ) i. (Ar. vat) Zaman: Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç (Yahyâ Kemal). Sen her vakit iyileri sev, acı (Mehmet E. Yurdakul). Vakit oldukça geçti (Sait Fâik). Belirlenmiş zaman, belirli zaman: “Vakit geldi, gidelim.” “Vakittir, hazırlanmalı.” Devir: “Allâme-i vakt.” Meclis-i Mâliye Reisi İbrâhim Efendi’yi vaktinde kim tanımazdı? (Sâmiha Ayverdi). (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Bir işin olageldiği, yapılageldiği saat, gün veya mevsim: “Ezan vakti.” “Hasat vakti.” Ve bir sabah vakti kimsesiz / Bir limanda bulsam kendimi (Orhan V. Kanık). Git bu mevsimde. gurup vakti Cihangir’den bak (Yahyâ Kemal). Yemek vakti olur, Hacı Bayram kendi eliyle aş dağıtır (Ahmet H. Tanpınar). Maddî imkân [Eskimiştir. Bugün daha çok Hâli vakti yerinde söyleyişinde geçer]: Onun vakti iyidir (Şemseddin Sâmi).

Vakit bulamamak: (İşinin, meşgūliyetinin çokluğu sebebiyle) Bir işi yapma imkânı olmamak, ona vakit ayıramamak: Akşama kadar yemek yemeye bile vakit bulamadı (Sait Fâik). Vakit geçirmek: Bir şeyle meşgul olup oyalanmak: Onlarla mücâdele ederek vakit geçiriyorum (Peyâmi Safâ). Maksat vakit geçirmek değil mi? (Reşat N. Güntekin). Evin bu büyümeyen küçük hanımı yukarıdan ziyâde kalfaların odasında vakit geçirir (Sâmiha Ayverdi). 

Vakit kaybetmek: (Zamânını başka bir şeye harcaması yüzünden) Yapacağı işe az vakti kalmak: Kendini tatbik ettirmek için muhtaç olduğu büyük enerjiyi de berâber taşıyan bu karârı vakit kaybetmeden fiile geçirmek istedim (Peyâmi Safâ). Evet, fakat vakit kaybetmeye gelmez (Aka Gündüz). 

Vakit kazanmak: (Bâzı şeyleri daha kolay ve çabuk yaparak) Yapacağı şey için daha çok vakit elde etmek, zaman kazanmak: “Vakit kazanmak için bir otomobile atladım.” Aman vakit kazanalım çocuklar (Reşat N. Güntekin). (Bir işe hazır olabilmek için) Kendine vakit sağlamak: Fakat bir yalanı kapatmak için yenisini arıyor ve vakit kazanmaya çalışıyorsun (Peyâmi Safâ). Vakit kazanmak için Ayşe’den su isteyip içti (Reşat N. Güntekin). 

Vakit (Vaktini) öldürmek: Zamânını boş şeylerle veya iş yapmadan geçirmek: Bu saatlerde vakit öldürmek için îcat ettiğim çârelerden biri… (Reşat N. Güntekin). Yarı keyif, yarı kazanç için vakit öldürdüğü balıkçılık sanatında karar kılmıştı (Sait Fâik). 

Vakit vakit: Ara sıra, belli olmayan zaman aralıkları ile, zaman zaman: Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu hâlinde her tarafa yayıyor (Ömer Seyfeddin). Vakit vakit gözlerini kapayarak o herkesin / Âh ettiği sevdâ adlı günahkârı düşündün mü? (Enis B. Koryürek). 

Vakti dolmak (tamam olmak):  Bir şey için tanınan belirli süre sona ermek, zamânı dolmak. Hâmilelik süresi tamam olup doğum zamânı gelmek. Vakti geçmek: Yiyecek maddeleri için) Kullanılma süresi dolmak. Mevsimi geçmek. Yapılma zamânı gecikmek, iş işten geçmek. (Genç kız için) Evlenmesi gecikmek, yaşı ilerleyip evlenme şansı azalmak. Vakti saati gelmek: Bir işin yapılması için uygun zamâna gelinmiş olmak, sırası gelmek: Kanların mayasında ne varsa vakti saati gelince meydana çıkıyor (Reşat N. Güntekin). Mevsimi gelmek: Çırağan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen (Nedim). Eceli gelmek: “Vaktimiz gelince hepimizin gideceği yer orası.” Anlamak isterim önce / Bunlar revâ mıdır sence / Vaktim saatim gelince / Ben ölüyom sen ölmüyon (Âşık İhsânî – Ş.A.D.). 

Vakti hâli yerinde olmak: Geçimi yerinde olmak, varlıklı olmak, hâli vakti yerinde olmak. Vakti olmamak: Çok meşgul olmak, zamânı olmamak. Vaktinde: Tam zamânında, olması lâzım gelen zamanda, zamânı geldiğinde: Orhan gibi vaktinde gitmek varken / Değer mi oyalanmana (Câhit S. Tarancı). Bir türlü vaktinde ele geçmeyen bu kirânın hayâtında nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu gösteren cümleler bu işin herkes için en eğlenceli safhası olurdu (Ahmet H. Tanpınar). 

(Bir iş birinin) Vaktini almak (yemek): Zaman harcamasını gerektirmek. Çok meşgul etmek. (Bir şey veya kimse birinin) Vaktini almak: Çok meşgul etmek. Vakt-i kerâhet:  Namaz kılmanın câiz olmadığı vakit.  Akşamcılar arasında içkiye başlama zamânı: Allah selâmet versin, Nazmi Bey vakt-i kerâhet geldi der … ver elini Eminönü, Balıkpazarı filân derken Barbara’ya düşeriz (Fahri Celâl). Vakt-i merhun: Bir şeyin meydana gelmesi için takdir edilmiş belirli zaman: “Her işin bir vakt-i merhûnu vardır.” Beni bîkes biliyor, belki de bînâm u nişan / Vakt-i merhûnu gelince olurum sâhib-i şan (Abdülhak Hâmit’ten). 

Vakt-i muhtar: Eskiden düğün vb. önemli işler, savaş ve hücûma geçme gibi hususlar için müneccimlerce tâyin edilen en uygun zaman, eşref saat. 

Vakt-i şerifler (vakitler) hayr olsun: Zamânın iyi ve hayırlı geçmesini dileyen bir selâmlaşma sözü. 

Vakt-i salâ: Namaz vakti.

Vakten (ﻭﻗﺘﺎً) zf. (vaḳtin tenvinli şekli) Vakit bakımından.

Vakten mine’l-evkat (ﻭﻗﺘﺎً ﻣﻦ ﺍﻻﻭﻗﺎﺕ) zf. (vaḳtin nekre hâli vaḳten bir vakit, harf-i cer min ve el-evḳāt vakitler ile) Günlerden bir gün: Vakten minel-evkat dükkânları fevklerine oda ve tahtlarına bodrum inşâ ve hafr etmemesi () cümle-i irâde-i seniyyeden bulunmuştur (Mec. Um. Bel.).

Vakitli: sıf.  Vaktinde olan, vaktinde yapılan.  zf. Erken, zamânında [Vakitlice şeklinde de kullanılır]: “Vakitli gel, geç kalmayalım.”

Vakitli vakitsiz: Vaktin uygun olup olmadığını düşünmeden: Artık Canzi ile hep berâberdik, vakitli vakitsiz evine girip çıkabiliyordum (Safiye Erol).

Vakitsiz: sıf.  Uygun zamanda olmayan, yapılmayan, gelmeyen: “Vakitsiz ziyâret.” “Vakitsiz müdâhale.” Bu vakitsiz müşteriye, her biri bir masanın mermerinde uyuklayan garsonlar tek gözleriyle bakıyorlar (Yusuf Z. Ortaç). Bu satırları yazarken vakitsiz ölümlerine o kadar hüzün duyduğum Nurullah Ataç (…) Zekâî hepimiz bu kahvede buluşur, bâzan yemek saatlerinin dışında bütün günü ve gecenin büyük bir kısmını burada geçirirdik (Ahmet H. Tanpınar).  zf. Uygun olmayan zamanda, vakti gelmeden, zamansız: “Vakitsiz öten horozun başını keserler.” Böyle vakitsiz ne arıyorsun burada? (Ömer Seyfeddin). Ferîde Hanım, sen bunu erkekten kaçır, vakitsiz kaynana olacaksın (Reşat N. Güntekin). Hakîkatte Selçuk rönesansı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren baharlara benzer (Ahmet H. Tanpınar).

[1] time (n.) Old English tima "limited space of time," from Proto-Germanic *timon- "time" (source also of Old Norse timi "time, proper time," Swedish timme "an hour"), from PIE *di-mon-, suffixed form of root *da- "to divide."

Abstract sense of "time as an indefinite continuous duration" is recorded from late 14c. Personified at least since 1509 as an aged bald man (but with a forelock) carrying a scythe and an hour-glass. In English, a single word encompasses time as "extent" and "point" (French temps/fois, German zeit/mal) as well as "hour" (as in "what time is it?" compare French heure, German Uhr). Extended senses such as "occasion," "the right time," "leisure," or times (v.) "multiplied by" developed in Old and Middle English, probably as a natural outgrowth of such phrases as "He commends her a hundred times to God" (Old French La comande a Deu cent foiz).

to have a good time ( = a time of enjoyment) was common in Eng. from c 1520 to c 1688; it was app. retained in America, whence readopted in Britain in 19th c. [OED]

Time of day (now mainly preserved in negation, i.e. what someone won't give you if he doesn't like you) was a popular 17c. salutation (as in "Good time of day vnto your Royall Grace," "Richard III," I.iii.18), hence to give (one) the time of day "greet socially" (1590s); earlier was give good day (mid-14c.). The times "the current age" is from 1590s. Behind the times "old-fashioned" is recorded from 1831. Times as the name of a newspaper dates from 1788.

Time warp first attested 1954; time-traveling in the science fiction sense first recorded 1895 in H.G. Wells' "The Time Machine." Time capsule first recorded 1938, in reference to the one "deemed capable of resisting the effects of time for five thousand years preserving an account of universal achievements embedded in the grounds of the New York World's fair."

Jones [archaeologist of A.D. 5139] potters about for a while in the region which we have come to regard as New York, finds countless ruins, but little of interest to the historian except a calcified direction sheet to something called a "Time Capsule." Jones finds the capsule but cannot open it, and decides, after considerable prying at the lid, that it is merely evidence of an archaic tribal ceremony called a "publicity gag" of which he has already found many examples. [Princeton Alumni Weekly, April 14, 1939]

To do time "serve a prison sentence" is from 1865. Time frame is attested by 1964; time-limit is from 1880. About time, ironically for "long past due time," is recorded from 1920. To be on time is by 1854 in railroading.

flash (n.1) 1560s, "sudden burst of flame or light," from flash (v.); originally of lightning. Figuratively (of wit, laughter, anger, etc.) from c. 1600. Meaning "period occupied by a flash, very short time" is from 1620s. Sense of "superficial brilliancy" is from 1670s. Meaning "first news report" is from 1857. The comic book character dates to 1940. Meaning "photographic lamp" is from 1913. Flash cube (remember those?) is from 1965.

Flash in the pan (1704 literal, 1705 figurative) is from old-style firearms, where the powder might ignite in the pan but fail to spark the main charge; hence figurative sense "brilliant outburst followed by failure."

flash (n.2) "sudden rush of water," 1660s, earlier "watery place or marsh, a swamp" (c. 1400; in place names from c. 1300), of uncertain origin or connection to flash (n.1); perhaps from Old French flache, from Middle Dutch vlacke. Flash flood is from 1940.

 jiff (n.) 1791, short for jiffy.

jiffy (n.) 1785, "a moment, an instant, short space of time," colloquial, origin unknown; said to have been thieves' slang for "lightning."

wink (v.) Old English wincian "to blink, wink, close one's eyes quickly," from Proto-Germanic *wink- (source also of Dutch winken, Old High German winkan "move sideways, stagger; nod," German winken "to wave, wink"), a gradational variant of the root of Old High German wankon "to stagger, totter," Old Norse vakka "to stray, hover," from PIE root *weng- "to bend, curve." The meaning "close an eye as a hint or signal" is first recorded c. 1100; that of "close one's eyes (to fault or irregularity)" first attested late 15c. Related: Winked; winking.

wink (n.) "a quick shutting and opening of the eyes," c. 1300, from wink (v.); meaning "very brief moment of time" is attested from 1580s.

moment (n.) late 14c., "very brief portion of time, instant," in moment of time, from Old French moment (12c.) "moment, minute; importance, weight, value" and directly from Latin momentum "movement, motion; moving power; alteration, change;" also "short time, instant" (also source of Spanish, Italian momento), contraction of *movimentum, from movere "to move" (from PIE root *meue- "to push away").

Some (but not OED) explain the sense evolution of the Latin word by notion of a particle so small it would just "move" the pointer of a scale, which led to the transferred sense of "minute time division."

In careful use, a moment has duration, an instant does not. The sense of "notable importance, 'weight,' value, consequence" is attested in English from 1520s. Meaning "opportunity" (as in seize the moment) is from 1781.

In for the moment "temporarily, so far as the near future is concerned" (1883) it means "the present time." Phrase never a dull moment is attested by 1885 (Jerome K. Jerome, "On the Stage - and Off"). Phrase moment of truth first recorded 1932 in Hemingway's "Death in the Afternoon," from Spanish el momento de la verdad, the final sword-thrust in a bull-fight.

 

 

 

 


 


No comments:

Post a Comment