Mavi Boncuk |
"Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askerî, siyasî, idarî inkılâplar çok büyük, çok mühimdir. Bu inkılâplar, sayın öğretmenler, sizin; toplumsal ve fikrî inkılâptaki muvaffakiyetlerinizle desteklenecektir. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet,sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister!" M.K. Atatürk
Fikir-Fikr:(ﻓﻜﺮ) idea[1], thought EN fromAR fikr.
1. Düşünce, zihinde tasarlanan şey, düşün: Bir Türk silâh altında bulundukça fikr-i istifâdeye o kadar yabancı kalır ki… (Cenap Şahâbeddin). Bütün yeni fikirlerin doğduğu memleket Fransa olduğu halde… (Ahmet Hâşim).
2. Bir kimsenin herhangi bir hususta kendine göre vardığı hüküm, görüş, kanâat: “Fikrini sormak.” Beyim, siz fikrinizi söylemeğe bakınız (Nâmık Kemal). Irk hakkında sanırım sizinle bir fikirde değiliz (Refik H. Karay). Yazık ki Konya çarşısı hakkında ancak delâletlerle fikir sâhibiyiz (Ahmet H. Tanpınar).
3. Düşünme, tefekkür [Kelimenin bu anlamı dilimizde bugün birleşik şekillerde kalmıştır]: “Fikretmek (düşünmek).”
4. Akıl, zihin [Eskimiştir]: “Fikr-i çâlâk: Çabuk kavrayan zihin.” Fikrimde güneşler doğuyor (Nâmık Kemal). Ne de yâseminler fikrime gelir (Ali M. Arolat).
5. Niyet, tasavvur, istek: Kalmak fikrinde misiniz? (Reşat N. Güntekin).
Fikir adamı: Çeşitli konular üzerinde derinlemesine düşünen, düşündüklerini ifâde edebilen, görüşlerine değer verilen kültürlü kimse, düşünce adamı. Fikir almak:
1. Faydalanmak üzere başkalarının düşüncelerini öğrenmek.
2. Fikir sâhibi olmak, bilgi edinmek: Pek çok kimselerin doğru dürüst bir fikir almasına imkân vermemişti (Ahmed Midhat Efendi). Fikir danışmak: Sorup fikrini öğrenmek, birinin fikrini almak. Fikir (Fikrini) değiştirmek: Karârından veya verdiği hükümden vazgeçmek: “Her gün fikir değiştiriyorsun.” Sakın sandalcı baba, genç Acem oğlanı hakkında fikrini değiştirmiş olmasın (Ahmed Midhat Efendi). Fikir edinmek: Kanaat sâhibi olmak: Devrini büyüklüğü ile dolduran bu hükümdârın oğlu tarafından umûmî bir ziyâfette zehirlendiği (…) düşünülürse Selçuk epopesinin öbür yüzü hakkında bir fikir edinilir (Ahmet H. Tanpınar). Yalnız York’u gören bir yabancı İngiltere hakkında topluca bir fikir edinebilir (Bediî Fâik). Fikir hayâtı: Bir kimsenin veya bir topluluğun fikrî meselelerinin bütünü, düşünce yapısı, düşünce hayâtı, tefekkür dünyâsı: Mümtaz, İhsan’ı daha sonra asıl onun fikir hayâtına girince tanıdı (Ahmet H. Tanpınar). Fikir vermek:
1. (Faydalanması için bir kimseye) Düşüncesini bildirmek, görüşünü açıklamak, kanaat veya bilgi sâhibi olmasına yardım etmek: Maksadımız Galata hakkında kısa bir fikir vermektir (Ahmed Midhat Efendi). Bir damlası bile deniz hakkında bize ilmî bir fikir vermeye yetişir (Refik H. Karay).
2. Bir düşüncenin uyanmasına sebep olmak, ilham vermek: Kullanılışındaki mahâret bana bu fikri verdi (Refik H. Karay). Fikir yürütmek (serdetmek): (Bir şey hakkındaki) Düşüncesini ileri sürmek, akıl yürütmek: Bu konuya dönüşümüzün sebebi, bu zamları tenkitten ziyâde edilen lâfların isâbetleri üzerinde fikir yürütmektir (Burhan Felek). Fakat insan, nefsinde tecrübe etmediği bir şey için fikir yürütemez (Kerîme Nâdir). Hâkim tasarrufu bizim konumuz dışındadır, kalem oynatamayız, fikir serdedemeyiz (Rauf Tamer). Fikri olmamak: Hakkında bir şey bilmemek: “Nereye gittiler bilmiyorum, fikrim yok.” Zîra ibrik hakkında hiçbir fikrim yoktu (Refik H. Karay). Fikrini açmak: Düşündüğü şeyi birine anlatmak. Fikrini almak (sormak): Faydalanmak üzere bir kimsenin düşüncesini öğrenmek: Bu hususta İstanbul’dan geldiğini bildiği hocanın fikrini almak istiyormuş (Ahmet H. Tanpınar). Fikrini bozmak: İçine fesat sokmak. Fikrini çelmek: Tesir edip fikrini değiştirtmek, karârından, niyetinden vazgeçmesine sebep olmak: Annemi kandırırım, o da babamın fikrini çeler (Mahmut Yesâri). Belki bir yolunu buluruz da kızın fikrini çeleriz (Sait Fâik). Fikrini sormak: Ne düşündüğünü öğrenmek istemek. Fikr-i ferdâ: Gelecek düşüncesi, istikbal endîşesi. Fikr-i sâbit: Bk.
FİKRİSÂBİT. Fikr-i tâkip: Bir şeyi tâkip etme, peşini bırakmama.
Fikrimce zf. Bana göre, kanaatime göre: Bilakis, fikrimce rütbe insanı herkesin seviyesinden yukarı kaldırır, yükseltir (Ömer Seyfeddin).
Vicdan:(ﻭﺟﺪﺍﻥ) conscience[2]. scruple EN from AR vicdān;
1. İnsanda iyiyi kötüyü ayırt eden, iyilikten huzur, kötülükten azap duymasına yol açan, davranışları hakkında âdil bir yargıya iten duygu: Kapılma dehrin iğfâlâtına ahlâk bahsinde / Sana ol fende vicdânın yeter üstâd lâzımsa (Nâmık Kemal’den). Vicdan beni eyliyor haberdâr / Kim bir kulunum senin günahkâr (Abdülhak Hâmit’ten). Her hükmü, her karârı vermezden evvel bir kere kendi vicdânından geçirirdi (Ömer Seyfeddin).
2. eski. Bulma: Kimine leziz olan kimine zehir oldu; maahâzâ meşrub birdir. Velâkin safrâ ol lezzeti vicdâna mânidir (İsmâil Hakkı Bursevî).
Vicdan azâbı: Yaptığına, söylediğine pişman olmaktan ileri gelen üzüntü, yaptığı yanlış bir işten, başkasına zarar verdiğini görmekten doğan iç huzursuzluğu: Bu vicdan azâbını taşıyamıyorum dedi, intihâra kalkmasının illeti de bu (Peyâmi Safâ). Onu sevmenin bir vicdan azâbı vermeyeceğini düşünerek oldukça rahatlık duydum (Refik H. Karay). İçimde vicdan azâbına benzeyen, fakat aynı zamanda çılgın bir neşeyi müjdeleyen bir şey vardı (Târık Buğra). Vicdan borcu: Yerine getirilmesi mânen bir borç gibi hissedilen husus: Eserimin kanım pahâsına yol alışıdır ki bu zâten yurduma karşı vicdan borcumdu (Safiye Erol). Vicdan muhâsebesi: Kendi kendisiyle hesaplaşma: Fakat genç adam vicdan muhâsebesinde kılı kırk yaran duygulu bir insandı (Sâmiha Ayverdi). Vicdânını satmak: Maddî bir menfaat karşılığında vicdansızlığı göze almak. Vicdânının sesini dinlemek (sesine kulak vermek): İçinden gelen iyiyi kötüyü ayırt edici sese kulak vermek: Mert, doğru, vicdânının sesine kulak veren, izzetinefis sâhibi, hür bir adam gördüler mi hemen garez olur, mahvına çalışırlar (Ömer Seyfeddin).
Vicdan-suz (ﻭﺟﺪﺍﻥ ﺳﻮﺯ) birl. sıf. (Fars. sūz “yakan” ile) Vicdânı yakan, vicdâna acı veren, iç parçalayan: Şu mürgun nâlesin bir âh-ı vicdan-sûza benzettim (Cenap Şahâbeddin).
İrfan: (ﻋﺮﻓﺎﻥ) wisdom, knowledge, understanding EN fromAR ˁirfān عرفان . bilme, öğrenme, 2. bilgi, özellikle pratik bilgi, usul ve örf bilgisi < Ar ˁarafa عرف bildi, öğrendi, tanıdı, ayırt etti
Oldest source: [ Aşık Paşa, Garib-name (1330) ]
Bilme, anlama, biliş, anlayış: Ehl-i irfânın da mâl-i bî-şümârıdır kitâb (Kâtip Çelebi’den Seç.). Âdemin da’vâ-yı irfan hüccet-i hüsrânıdır (Muallim Nâci). Sonra irfânı için söyleyecek söz bulamam / Oğlanın bildiği öğrendiği her şey sağlam (Mehmet Âkif’ten).
2. Gerçeği anlama husûsundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı: Bilmeğe irfandan rehber isterler (Pir Sultan Abdal). Murâdın anlarız ol gamzenin iz’ânımız vardır / Belî söz bilmeyiz ammâ biraz irfânımız vardır (Nedim’den). Bu tabiatın, ilmin, irfânın ötesinde bir hakîkatti (Ömer Seyfeddin).
3. Kültür: Pek az kişi gördüm ki hayât-ı irfânında bir târihe merak devri geçirmiş olmasın (Cenap Şahâbeddin). Artık Palmir bir sanat, irfan, ticâret kıblesiydi (Refik H. Karay). Bir vakitler pâdişah ve şehzâde saraylarının, vezir ve rical konaklarının birer ilim, irfan ve sanat akademisi hâlinde işlemiş olmalarına karşılık, şimdi edebiyat mahfillerinin çayhânelere ve meyhânelere düşmüş olmaları cidden hazindi (Sâmiha Ayverdi).
4. tasavvuf. Allah’ın gizli sırlarına ve eşyânın hakîkatine tefekkür, keşif ve ilham yoluyle vâkıf olma, tevhit ilmini zevk edinme: Savm u salât ü hacc ile zâhid biter sanma işin / İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş (Niyâzî-i Mısrî).
Hür: free[4], independant[5] EN ; fromAR ḥurr حرّ "azat, salınmış, serbest, köle olmayan" sözcüğünden alıntıdır. Aramaic/Syriac חרר "serbest olma, salınma, kurtulma" .
1. Yasal hakları ve toplum kuralları sınırları içinde, hiçbir baskı altında bulunmadan istediği gibi davranma hakkına sâhip olan (kimse): Artık hür olduğunu, istediği gibi gezip tozacağını, istediği şeyleri okuyacağını düşündükçe sevinci artıyordu (Ahmet H. Tanpınar).
2. Kendi kendine hareket etme, karar verme ve davranma gücü olan (kimse): Hür iken düştüm belâ girdâbına (Muallim Nâci). Ancak şudur aksâ-yı murâdım / Bir gölge kadar hür yaşasaydım (Tevfik Fikret). Mert, doğru, izzet-i nefis sâhibi, hür, vicdânının sesine kulak veren bir adam (Ömer Seyfeddin). İkimiz de hürüz, birbirimizden hazzediyoruz (Refik H. Karay).
3. sıf. Herhangi bir şeyle kayıtlı ve bağlı olmayan, serbest, özgür: “Hür fikir.” XVII. asır Türk fikir ve ilim dünyâsının müspet ilmi ve hür düşünceyi temsil eden bu en kuvvetli ve bâriz sîması… (Orhan Ş. Gökyay). Yürü hür mâvîliğin bittiği son hadde kadar… (Yahyâ Kemal).
4. sıf. ve zf. (Millet ve ülke için) Yabancı bir gücün boyunduruğu ve baskısı altında olmayan, bağımsız, özgür: Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım (Mehmet Âkif). Henüz yolun başındayız. Geniş ve hür bir vatanımız var (Ahmet H. Tanpınar). Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak irâdesi ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır (Ahmet H. Tanpınar).
5. Esir olmayan, esâret altında bulunmayan (kimse).
6. eski. Bir kimsenin malı, kölesi olmayan, para ile alınıp satılamayan (kimse).
7. tasavvuf. Mâsivânın, başkalarının ve nefsinin kulu, kölesi olmayan (kimse): Hakk’a tam kul olan hür olur (Süleyman Uludağ).
Hür teşebbüs: Özel sektör, özel teşebbüs.
[1] idea (n.) late 14c., "archetype, concept of a thing in the mind of God," from Latin idea "Platonic idea, archetype," a word in philosophy, the word (Cicero writes it in Greek) and the idea taken from Greek idea "form; the look of a thing; a kind, sort, nature; mode, fashion," in logic, "a class, kind, sort, species," from idein "to see," from PIE *wid-es-ya-, suffixed form of root *weid- "to see." In Platonic philosophy, "an archetype, or pure immaterial pattern, of which the individual objects in any one natural class are but the imperfect copies, and by participation in which they have their being" [Century Dictionary]. Meaning "mental image or picture" is from 1610s (the Greek word for it was ennoia, originally "act of thinking"), as is the sense "concept of something to be done; concept of what ought to be, differing from what is observed." Sense of "result of thinking" first recorded 1640s. Idée fixe (1836) is from French, literally "fixed idea." Through Latin the word passed into Dutch, German, Danish as idee, which also is found in English dialects. The philosophical sense has been somewhat further elaborated since 17c. by Descartes, Locke, Berkeley, Hume, Kant. Colloquial big idea (as in what's the ...) is from 1908.
[2] conscience (n.) c. 1200, "faculty of knowing what is right," originally especially to Christian ethics, later "awareness that the acts for which one feels responsible do or do not conform to one's ideal of right," later (late 14c.) more generally, "sense of fairness or justice, moral sense." This is from Old French conscience "conscience, innermost thoughts, desires, intentions; feelings" (12c.) and directly from Latin conscientia "a joint knowledge of something, a knowing of a thing together with another person; consciousness, knowledge;" particularly, "knowledge within oneself, sense of right and wrong, a moral sense," abstract noun from conscientem (nominative consciens), present participle of conscire "be (mutually) aware; be conscious of wrong," in Late Latin "to know well," from assimilated form of com "with," or "thoroughly" (see con-) + scire "to know," probably originally "to separate one thing from another, to distinguish," related to scindere "to cut, divide," from PIE root *skei- "to cut, split" (source also of Greek skhizein "to split, rend, cleave"). The Latin word is probably a loan-translation of Greek syneidesis, literally "with-knowledge." The sense development is perhaps via "to know along with others" (what is right or wrong) to "to know right or wrong within oneself, know in one's own mind" (conscire sibi). Sometimes it was nativized in Old English/early Middle English as inwit. Russian also uses a loan-translation, so-vest, "conscience," literally "with-knowledge."
[3] wisdom (n.) Old English wisdom "knowledge, learning, experience," from wis (see wise (adj.)) + -dom. A common Germanic compound (Old Saxon, Old Frisian wisdom, Old Norse visdomr, Old High German wistuom "wisdom," German Weistum "judicial sentence serving as a precedent"). Wisdom teeth so called from 1848 (earlier teeth of wisdom, 1660s), a loan-translation of Latin dentes sapientiae, itself a loan-translation of Greek sophronisteres (used by Hippocrates, from sophron "prudent, self-controlled"), so called because they usually appear ages 17-25, when a person reaches adulthood.
[4] free Old English freo "exempt from; not in bondage, acting of one's own will," also "noble; joyful," from Proto-Germanic *friaz "beloved; not in bondage" (source also of Old Frisian fri, Old Saxon vri, Old High German vri, German frei, Dutch vrij, Gothic freis "free"), from PIE *priy-a- "dear, beloved," from root *pri- "to love." The sense evolution from "to love" to "free" is perhaps from the terms "beloved" or "friend" being applied to the free members of one's clan (as opposed to slaves; compare Latin liberi, meaning both "free persons" and "children of a family"). For the older sense in Germanic, compare Gothic frijon "to love;" Old English freod "affection, friendship, peace," friga "love," friðu "peace;" Old Norse friðr "peace, personal security; love, friendship," German Friede "peace;" Old English freo "wife;" Old Norse Frigg, name of the wife of Odin, literally "beloved" or "loving;" Middle Low German vrien "to take to wife," Dutch vrijen, German freien "to woo." Meaning "clear of obstruction" is from mid-13c.; sense of "unrestrained in movement" is from c. 1300; of animals, "loose, at liberty, wild," late 14c. Meaning "liberal, not parsimonious" is from c. 1300. Sense of "characterized by liberty of action or expression" is from 1630s; of art, etc., "not holding strictly to rule or form," from 1813. Of nations, "not subject to foreign rule or to despotism," recorded in English from late 14c. (Free world "non-communist nations" attested from 1950 on notion of "based on principles of civil liberty.") Sense of "given without cost" is 1580s, from notion of "free of cost." Free even to the definition of freedom, "without any hindrance that does not arise out of his own constitution." [Emerson, "The American Scholar," 1837] Free lunch, originally offered in bars to draw in customers, by 1850, American English. Free pass on railways, etc., attested by 1850. Free speech in Britain was used of a privilege in Parliament since the time of Henry VIII. In U.S., in reference to a civil right to expression, it became a prominent phrase in the debates over the Gag Rule (1836). Free enterprise recorded from 1832; free trade is from 1823; free market from 1630s. Free will is from early 13c. Free school is from late 15c. Free association in psychology is from 1899. Free love "sexual liberation" attested from 1822 (the doctrine itself is much older), American English. Free and easy "unrestrained" is from 1690s.
[5] independent 1610s, "not dependent on something else," from in- (1) "not, opposite of" + dependent. French independant is attested from c. 1600; Italian independente from 1590s. In English originally of churches, nations; in reference to persons from 1660s. Meaning "able to live well without labor" is from 1732. Meaning "unbiased, set up so as to be unaffected by outside influence" is from 1790. Related: Independently. As a noun, from 1640s as "member of an independent congregational church, English Congregationalist." It is attested from 1670s as "one who acts according to his own will" and 1808 in the specific sense "person not acting as part of a political party."

No comments:
Post a Comment