Tefrika romanlar geri dönüyor
Bir dönemin popüler tefrikalarının çoğu, kitaplaşmadan unutulup gitti. Gazete sayfalarında, arşivlerin tozlu raflarında kalmış, edebiyat tarihinde adı hiç geçmeyen bu romanlar, Özyeğin Üniversitesi’nin projesiyle[*] yeniden canlanıyor, okuyucu ile buluşuyor
Gazetelerde her gün bir bölümü yayımlanan ‘tefrika romanlar’, bir zamanların dizi filmleri gibi takip ediliyor, ‘sezon finalleri’ gazetelerin abone yenileme dönemine denk getirilerek okuyucu kazanılıyordu. Bu romanlardan yarım kalanı da var, ‘reytingi yüksek’ olduğu için 156 bölüm devam edeni de... Bir dönemin bu popüler tefrikalarının çoğu, kitaplaşmadan unutulup gitti. Gazete sayfalarında, arşivlerin tozlu raflarında kalmış, edebiyat tarihinde adı hiç geçmeyen bu romanlar Özyeğin Üniversitesi’nin TÜBİTAK destekli projesi sayesinde şimdi yeniden canlanıyor, okuyucu ile buluşuyor. Proje kapsamında edebiyat tarihinde adına rastlanmayan 239 yeni roman bulundu.Harf devriminin yapıldığı 1928 yılına kadar Arap harfli gazete ve dergilerde basılmış 569 telif, 784 çeviri roman, Özyeğin Üniversitesi’nin yürüttüğü 3 yıllık bir çalışma ile 302 gazete ve derginin tüm sayıları taranarak tespit edildi. Tek tek dijital ortama aktarılan bu romanlar, şimdi okuyucu ile buluşuyor. Projenin yürütücüsü Yardımcı Doçent Doktor Ali Serdar’la tefrika romanları ve yaptıkları çalışmayı konuştuk. (Ali.Serdar-at-ozyegin-dot-edu-dot-tr)
‘Gazete satışı artıyor’
Tefrika roman Osmanlı’da ne zaman ortaya çıkıyor?
Tefrika, Avrupa’da 18. yüzyılın sonunda çıkıyor ama asıl patlaması 1830’lu yıllarda... Osmanlı’da 1830’lu yıllarda ilk gazete çıkıyor ama bildiğimiz anlamda gazeteler 1860-1870’li yıllarda... Osmanlı’da roman türünün doğuşuyla tefrika roman aynı tarihlerde gerçekleşiyor.
Tefrika romanın ortaya çıkışıyla kapitalizmin yakın bir ilişkisi var. Kitap pahalı. Kitabı satabileceğiniz kitle bu yüzden sınırlı. Yayıncılar şunu fark ediyorlar: “Kitabın yüzde biri fiyatına gazetenin içine bunu yerleştirirsek hem gazetenin çok satmasını sağlarız, hem romanın çok okunmasını sağlarız.” Bu sayede okuyucu sayısını artıyorlar.
Tefrikanın, bölüm bölüm yayımlanmasından kaynaklanan kendine ait özellikleri var. Bu durum romanın yapısını nasıl etkiliyor?
Tefrika gün gün yayımlanıyor, takip eden bir kitle var. Yazar öyle bir bitirmeli ki ertesi gün okur onu yine alsın. Romanda kitapla okur baş başa. Oysa tefrikada bir gazete sayfasının içindesiniz. O günkü siyasi, ekonomik, cinayet haberlerinin ortasında bir roman var. Bir cinayet haberi çıkıyor, o haberden yola çıkarak tefrika roman yayımlanmaya başlıyor. Gerçek ve kurmaca arasındaki farkın yer yer kaybolduğu durumlar ortaya çıkabiliyor.
Kayıp romancı: Boyar
Bu proje kapsamında nasıl bir çalışma yürüttünüz? Ortaya çıkardığınız yeni romanlar oldu...
2014 mayısında başladık. 2017 mayısına kadar sürdü. 302 süreli yayın taradık. Bazıları 20-30 yıl çıkmış gazeteler, bazıları da 10-15 sayı çıkmış. 569 telif roman bulduk. 784 de çeviri roman tefrikası bulduk. 569 romanın 481’i, 155 erkek yazar, 46’sı da 23 kadın yazar tarafında kaleme alınmış. 43 romanın yazarı ise tespit edilemedi. 239 yeni roman bulundu. Bunlar herhangi bir edebiyat tarihinde, arşivde adı geçmeyen, gazete sayfasında kalmış romanlar. Koç Üniversitesi ile bir tefrika dizisi başlattık. Önemli olduğunu düşündüğümüz, mutlaka günümüz okuru ile buluşmalı dediğimiz romanları basmaya çalışıyoruz. İlk bastığımız roman Belkıs Sami Boyar’ın Aşkımı Öldürdüm romanı. Belkıs Sami Boyar, Halide Edip’in kız kardeşi. Bulabildiğimiz tek romanı bu. Dönemin çok satan Son Saat gazetesinde tefrika edilmiş.
İkinci bastığımız kitap Selahattin Enis’in Orta Malı romanı. Bu roman 156 tefrika sürmüş. Belki 18 bölüm olarak tasarlamış ama roman tutmuş demek ki. 156 sayısına çok az rastladım. Okuduğunuz zaman fark ediyorsunuz, Selahattin Enis bu romanı uzatmak için elinden geleni yapmış.
‘Bu ay 2 roman basılıyor’
Yayına hazırlanan yeni kitaplar var galiba...
Kasım ayı içinde Fatma Fahrünnisa’nın Dilharap[1] romanı çıkacak. 4. kitap da Mehmet Rauf’un Kâbus romanı. O da bu ay içinde çıkıyor. O da sarsıcı bir metin. Bunlar dışında Recaizade Mahmut Ekrem’in Saime, Ercüment Ekrem’in Şevketmeab ve Vedat Örfi’nin Kırk Bela romanını 2018 yılında çıkartacağız.
[*] Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Serdar tarafından yürütülen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi” araştırması edebiyat alanında bilinmeyen romanları okurlara ve araştırmacılara sunuyor.
Türk edebiyatında 1831 ile 1928 yılları arasında Arap alfabesiyle basılan gazete ve dergilerde yayınlanmış roman tefrikalarını tespit ederek bir tefrika roman tarihi yazılmasını hedefleyen araştırma elde edilen verileri okuyuculara sunuyor. Özellikle harf devrimi öncesinde süreli yayınlarda parça parça yayınlanmış romanların tek tek tespit edilerek derlenmesi amaçlanan çalışma yeni araştırma yapacaklara büyük kolaylık vadediyor.
ARAŞTIRMACILAR ÜCRETSİZ ERİŞEBİLİYOR
Araştırma kapsamında 290 süreli yayın tarandı ve 528 telif ve 702 çeviri tefrika roman tespit edildi.Bulunan tefrika romanların dijital kopyalarına Özyeğin Üniversitesi Kütüphanesi’nin eResearch@ozyegin platformunda bulunan “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi” başlıklı veri tabanından tüm araştırmacılar ücretsiz olarak ulaşabiliyor.
BİLİNMEYEN ESERLER GÜN YÜZÜNE ÇIKTI
Edebiyat tarihlerinde yer almayan, gazete sayfalarında unutulmuş roman ve romancıların gün yüzüne çıkarılması amaçlanan çalışmada elde edilen taramalar sonucu birçok roman ve romancı keşfedildi.Ahmet Mithat’ın çevirdiği Alayın Kraliçesi ve bizzat kendisinin çeviriye devam olarak yazdığı Alayın Kraliçesi’ne Zeyl günümüz Türkçesine aktarılarak Homer Kitabevi tarafından basıldı.
DERLENEN TEFRİKALAR BASILACAK
Dönem koşullarında sansürden dolayı tamamlanamamış, yayınlanan gazetenin kapatılması gibi sebeplerle yarıda kalmış tefrikalar tespit edildi. Daha önce kitap olarak yayımlanmamış ya da Latin alfabesine aktarılmamış romanların bir kısmı Koç Üniversitesi Yayınları tarafından “tefrika dizisi” olarak yeniden yayınlanacak. Hazırlanacak ilk tefrika dizisi ise Halide Edip Adıvar’ın kız kardeşi olan ve çevirileriyle tanınan Belkıs Sami Boyar’ın “Aşkımı Öldürdüm” adlı romanı. Dizinin ikinci kitabı olarak basılması planlanan eser ise Cumhuriyet döneminin sivri dilli yazarları arasında yer alan ve eleştirel yazılar kaleme alan Selahattin Enis’in “Orta Malı” adlı romanı olacak. Edebiyatın unutulan ve keşfedilmeyi bekleyen romanları nisan ayı sonunda okurlarla buluşacak.
‘BİR SÜRÜ ROMAN BULDUK’
1 Mayıs 2014 yılında başlayan ve 1 Mayıs 2017’de tamamlanacak çalışmanın sonraki aşamasında araştırmanın raporları yazılacak. Çalışmanın yürütücülerinden Yrd. Doç. Dr. Ali Serdar tefrika romanla ilgili kapsamlı bir çalışmanın olmamasından dolayı hayata geçirmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Serdar araştırmanın amacını şu şekilde özetliyor:
“1928 yılında alfabe değişimini düşündüğümüzde günümüz okurlarının 1928 öncesini okuması oldukça zor. Böyle bir boşluktan önceki gazete ve dergileri tarayarak hangi yıl kaç tane tefrika ortaya çıktığını, bunların tarihini ortaya koyarak ve veri tabanı oluşturarak araştırmacılara sunmak gayesindeydik. Aynı zamanda gazete sayfalarında kalmış unutulup gitmiş romanlar var mıdır diye yola çıktık. Bir sürü de roman bulduk. Hem edebiyat araştırmacıları ve okurlar tarafından bilinmeyen romanları yeniden edebiyata kazandırdık.”
BİRÇOK KADIN YAZAR KEŞFEDİLDİ
Dönem koşullarında Halide Edip Adıvar dışında hakim yayınlarda kadınların yer bulamadığını belirten Serdar, kadınların kendi süreli yayınlarındaki tefrikalarına ulaştıklarını belirtiyor.
“Gözardı edilmiş, unutulmuş romanları keşfetme yoluna gittik. O dönemdeki edebiyatta kamuya giriş anlamında romancılar kendilerini bu tefrikalar yoluyla kanıtlıyordu. Kadınlar açısından kendi çıkardıkları hanımlara mahsus dergilerle sınırlıydı.O dönemde gözardı edilmiş, kendini dar bir paydada ifade etmiş kadın yazarların tefrikalarına da ulaştık ve araştırmada yer verdik.”
‘KÜLTÜR DÜNYAMIZA DA KATKI SAĞLAR’
Araştırma kapsamında ortaya çıkan ve telif sorunu olan bazı bilinen eserlerin ilk ve son nüshalarının da okuyuculara veri tabanı aracılığıyla sunulduğunu belirten Serdar “Tefrikaların yıllara göre dağılımına baktığınızda bile Türk edebiyatının gelişimini farklı bir şekilde yorumluyorsunuz” dedi. Araştırma ilgili hislerini paylaşan akademisyen “bu konuda baştan beri çok heyecanlıyım. Sonuçları açısından da umuyorum yalnızca edebiyat alanı için değil, umarım kültür dünyamıza da atkı sağlar” açıklamasını yaptı.
[1] Dilharap- Paperback: 234 pages
- Publisher: Koc Universitesi Yayinlari (2017)
- Language: Turkish
- ISBN-10: 6059389856
- ISBN-13: 978-6059389853
Fatma Fahrünnisa’nın kaleme aldığı Dilharap, Koç Üniversitesi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Fatih Altuğ ve Kevser Bayraktar tarafından Latin harflerine aktarılan kitabın editörlüğünü ise Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Reyhan Tutumlu ve Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Ali Serdar üstlendi.
19. yüzyıl İstanbulu'na kadın gözüyle bakan roman: Dilharap
Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY), “Tefrika Dizisi” ile kitapseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Dizinin yeni kitabı, Fatma Fahrünnisa’nın yazıldığı döneme göre oldukça incelikli anlatım teknikleri kullanan Dilharap adlı romanı raflardaki yerini aldı. Fatih Altuğ ve Kevser Bayraktar tarafından Latin harflerine aktarılan kitabın editörlüğünü ise Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Reyhan Tutumlu ve Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Ali Serdar üstlendi.
Ahmet Vefik Paşa’nın torunu olan Fatma Fahrünnisa Hanım’ın yazdığı ve 1896 güzünden 1897 ilkbaharına kadar Hanımlara Mahsus Gazete’de tefrika edilen Dilharap, Türkçe edebiyatta iç monolog tekniğini kullanan ilk metin olma özelliği taşıyor.
Dilharap yahut 1890'lar İstanbul'unda seçkin bir ailenin kültürlü ve güzel kızı Mazlume, toplumsal açıdan daha düşük bir aileye görücü usulüyle gelin giderse neler olur? Romanının kahramanı gibi kendisi de üst düzey bir aileye doğan, Ahmet Vefik Paşa'nın torunu Fatma Fahrünnisa Hanım, 1896 güzünden 1897 ilkbaharına kadar Hanımlara Mahsus Gazete'de tefrika edilen romanında, kendini istemediği ve neden olmadığı bir zoraki evlilik içinde bulan Mazlume'nin bir yandan bir kadın olarak itibarını korurken bir yandan da bu gönül yıkıcı evlilikten kurtulma mücadelesini anlatıyor. Her şey geride kaldıktan sonra, Mazlume anlatıcıdan kendi hikayesini bir roman haline getirmesini ve böylece bir tür zor evliliklerde sağ kalma rehberi oluşturmayı hedefliyor. Dilharap, Türkçe edebiyatta iç monolog tekniğini kullanan ilk metinlerden biri.
Dilharap’ın oluşum süreci FATİH ALTUĞ
1896, Osmanlı edebiyatı açısından bereketli bir yıldı. Osmanlı romanının en önemli teknik sıçramalarını gerçekleştiren Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası ve Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ı aynı derginin, Servet-i Fünun’un sayfalarında tefrika edilmeye başlamıştı. İstanbul Şehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi Kevser Bayraktar ile birlikte yayına hazırladığım Fatma Fahrünnisa’nın (1876-1969) Dilharap romanı da bu iki başyapıtla aynı yıl Hanımlara Mahsus Gazete’de tefrika edildi. Ancak kitaplaşması, 2017 sonunda Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ortak çalışmamızla gerçekleşti.
Araba Sevdası ve Mai ve Siyah’la kesişen Dilharap, tarihsel olarak da önemli bir dönüşümün merkezinde yer alıyor: Bir kadın tarafından yazılmış ilk Türkçe roman 1877’de basılan Zafer Hanım’ın Aşk-ı Vatan’ı iken 1895’e kadar kadınlar yalnızca beş roman yazdı. Ancak 1895-1900 arasında bu sayı birdenbire en az üç katına çıktı, bu yıllarda Fatma Aliye, Emine Semiye, P. Fahriye, Hatice Behice gibi kadınlar art arda roman yazmaya başladılar.
Ahmet Vefik Paşa’nın torunu olan Fatma Fahrünnisa, yine 1896’da, bir Osmanlı kadını tarafından yazılan ilk Türkçe seyahat kitabı olan Hüdâvendigâr Vilayetinde Kısmen Bir Cevelan’ı da tefrika etti. Hayatı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz bu öncü kadın yazarla karşılaşmam Ali Serdar’ın yürüttüğü, benim de ekibinde yer aldığım “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi” projesi vesilesiyle oldu. 1895 sonrası beş yıllık süreçte çok üretken olan ama 1969’a kadar süren ömrünün geri kalanında yazı alanında göremediğimiz bir yazarın eserlerine yakından bakmak, onu tanımaya çalışmak başlı başına heyecan vericiydi. Üstelik bu ilgim meslektaşlarımın desteğiyle ve iş birliğiyle de kesişince çok daha anlamlı ve bereketli oldu. Öğrencim Kevser Bayraktar, proje ile ilgili haberleri görünce hevesle odama geldi ve projeye katkıda bulunmak istediğini söyledi. Hiçbir karşılık beklemeden gönülden gelen bu teklif karşısında Dilharap’ın tefrikasını Kevser Bayraktar ile paylaştım.
Beş altı aylık bir süreçte Kevser Bayraktar, metni Latin harflerine çevirdi. Sonrasında ben üç ayda metnin kontrolünü yaptım, Dilharap’ın imlasını belirli bir standarta ulaştırıp, hem doğru hem de tutarlı bir okuma gerçekleştirmeye çalıştım. Ali Serdar, Reyhan Tutumlu ve Erol Köroğlu da değişik aşamalarda Kevser Bayraktar ile hazırladığımız metni okudular, tutarsız, eksik ya da yanlış kısımlara işaret ettiler. Metnin orijinali işbirliği ile yayına hazırlanırken metni günümüz Türkçesine de çevirdim. Hem farklı dilsel yetkinliklerdeki okurların anlayabileceği hem de metnin üslubunu bozmayacak bir dil tutturmaya çabaladım.
Öğrenci, hoca, arkadaş konumundaki meslektaşların bir metnin etrafında buluşup el ve iş birliği yapmasını çok önemsiyorum. Edebiyat araştırmacılığının teorik yanı kadar zanaatkârâne bir yanı da olduğunu hatırlatıyor bu türden çalışmalar. Kusursuz bir Osmanlıca bilgisi bile araştırmacıyı yanlış okumaktan alıkoyamıyor, bir metinle hemhâl oldukça insan kendi hatalarına körleşebiliyor. Bakışlar çoğaldıkça, emek ortaklaştıkça metinler de sahihleşiyor. Richard Sennett’ın Zanaatkâr kitabındaki tespit bu konudaki düşüncelerimi özlü bir şekilde toparlar: “Zanaatkârlık sürekli, temel insan dürtüsüne, [yalnızca] kendi [hatrı] için bir görevi güzel yapma arzusuna işaret eder.”
İşin daha güzeli, bu kitapta iş birliği yalnızca yayına hazırlama sürecinde gerçekleşmedi. Fatma Fahrünnisa’nın romanının oluşumu da çoğul bir tecrübeden kaynaklanıyor. Fatma Fahrünnisa, 1895’te yazdığı “Romanlar ve Tiyatrolar” makalesinde iflah olmaz bir roman karşıtı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Dilharap’ın “Mukaddime”sinde yer alan bir tartışma / sohbet sayesinde fikirleri değişiyor. Yazarın evindeki bir sohbet meclisi tasvir ediliyor bu mukaddimede. Birbirine “azize”, “hemşire” olarak hitap eden kadın arkadaşlar topluluğu romanlar hakkında konuşmaya başlıyorlar. Vaktiyle polisiye romanlardan etkilendiklerini ama bu romanların sinirleri harap ettiğini düşünen iki arkadaş, artık “hissî tabiî romanlar”dan hoşlanmaktadırlar. İç dünyayı derinlemesine analiz eden gerçekçi metinlerin kıymetinden söz ederken tartışmaya Fatma Fahrünnisa’yı da dahil ederler. Bir yıl önce roman karşıtı olan, romanların ahlâkı bozduğunu düşünen Fatma Fahrünnisa’nın konumu biraz yumuşamıştır. Artık romanların bozucu değil gereksiz olduğunu düşünmektedir: Bir roman olumlu bir etkide bulunsa bile bu etki geçici olacaktır. Diğer arkadaşları bu görüşlere itiraz eder. Burada, ihtilafa, muhtelifliğe, fikir çeşitliliğine inanan bir ortam söz konusudur: Fikirlerin birliğinden çok tartışma yoluyla değişebilecek fikirlere dayalı eleştirel bir kamu yürürlüktedir; kadın okurların ve yazarların fikirlerini tartışmaktan sakınmadıkları bir dostluk ortamı.
Kadın okur/yazarların kadın yazarı roman yazma konusunda ikna etmeye çalıştıkları bu alışılmadık mecrada, dikkatler aralarındaki bir kadına yönelir. Roman yanlısı kadınlar, söz konusu kadının başına gelen ibret verici talihsizliklerin romanı yazılmış olsa başka kadınların bu türden zulümler yaşamalarının engellenebileceğini öne sürerler. Sonra Fatma Fahrünnisa ve o kadın baş başa kalır ve kadın, yazardan kendi tecrübesini romanlaştırmasını, hissiyatına tercüman olmasını ister. Böylelikle Fatma Fahrünnisa’nın bir romanı olarak sunulan metnin doğduğu çoğul ortam gösterilmiş olur. Romanın yazarı, (müstakbel) okurları, fikir ortakları ve başkişisi aynı mecliste bir araya gelmiş ve roman bir iş ve fikir birliğiyle oluşmuştur.
Hem hazırlayıcılarından olduğum yeni basımında hem de orijinalinde dayanışmayla meydana gelen bu roman, Mazlume’nin maruz kaldığı zulmü, yüzyıl sonunda Osmanlı’da kadın erkek ilişkilerini, evlilik kurumunun krizini anlatırken yoğunlaştırılmış, birçok anlamla yüklenmiş bir üslupla yazılır. Fatma Fahrünnisa, Mazlume’nin tecrübesini duyularını, duygularını ve fikirlerini birbiriyle bağlı bir şekilde sunan bir dille edebileştirir. Onun hissiyatını tercüme ederken döneminde ancak Recaizade Ekrem ve Halit Ziya’da görülen iç monolog tekniğini kullanır, belirli yerlerde roman kişilerinin iç seslerinin ifadesine de izin verir. Bu bakımdan roman, hem ortaklaşa bir kadın deneyiminden doğar hem de döneminin Osmanlı edebiyatının zirve noktalarıyla ortaklaşır, akrabalık kurar.
Dilharap’ın yayımlanmasından birkaç ay sonra, Fatma Fahrünnisa’nın torununun oğlu Ahmet Tezcan telefon etti. Büyükannelerinin romanının yayımlanmasından sonra ailecek duydukları memnuniyeti yoğun duygularını aktararak paylaştı. Duyguların insanda uyandırdığı etkileri, teessürlerin tesirlerini anlatmaya özen gösteren bir yazarın eserinin yeniden yayımlanmasıyla yeni duygular doğurması, bu fikir-his-duyu alaşımında benim de payımın olması beni sevindiriyor. Yaklaşık 120 yıl önce Fatma Fahrünnisa’yı roman yazması konusunda ikna eden arkadaşlarına, hemşirelerine teşekkür ediyorum.

No comments:
Post a Comment