Mavi Boncuk |
SİKKE (ﺳﻜّﻪ) i. (from AR sikke) Coin EN[1]
1. Mâdenî para: … bir altın ile birkaç gümüş sikkeden başka
bir şey bırakmadı (Nâmık Kemal). Gülistan, altın sikkelerle süslenmiş küçük bir
al fesin üstüne (…) bir tül almış (Ahmet H. Müftüoğlu). Eski sikkeleri satmak
için gülünç Fransızca’larıyle dil dökmeye başladılar (Refik H. Karay).
2. Akçe vb. mâdenî paralar üzerine vurulan resmî damga: Ne
fâide sikkesiz diremden / Ne sûd netîcesiz keremden (Fuzûlî’den).
(ﺳﻜّﻪ)
i. (Ar. sikke’den) Mevlevîler’in başlarına giydikleri, 25–30 santim boyunda,
silindir şeklinde, dövme keçeden yapılma, bal rengi veya beyaz külâh, Mevlevî
külâhı: Dü cihanda eğer altın ola dersen şânın / Sikkesi altına gir Hazret-i
Mevlânâ’nın (Aziz Mahmud Hüdâyî).
PARA i. (fromPE pāre “parça, gümüş parçası”ndan) [Kelime Türkçe’den Balkan dillerine de geçmiştir] Money EN[2]
1. Alış verişte ödeme aracı olarak kullanılmak üzere devlet
tarafından basılıp tedâvüle çıkarılan, üzerinde îtibârî değeri yazılı kâğıt
veya mâden: Bilirsin, bende para olduğu vakit hiç esirgemem (Ahmed Midhat
Efendi). Bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyle her gün işkembe alır (…)
kuşlara dağıtır (Ahmet Hâşim). Aldığı parayı son kuruşuna kadar sarfettikten
sonra eve dönerdi (Ahmet H. Tanpınar).
2. teşmil. Servet, zenginlik: “Onunla parası için evlendi.”
3. eski. Kuruşun kırkta biri.
Para babası: Parası çok olan, zengin, varlıklı kimse. Para bağlamak: Parasını bir işe yatırmak: “O kadar para bağladım, daha bir sonuç alınmadı.”
Para basmak: Mâdenî veya kâğıt para çıkarmak.
Para bozmak: Büyük parayı ufak paralarla değiştirmek.
Para canlı (canlısı): Parayı aşırı derecede seven, paraya çok düşkün olan kimse: … Cenânî (…) Türkçe kadar Arap ve Fars dillerinde de manzum söz söyleyebilen, zarif, hoşsohbet, nüktedan bir adamdı. Lâkin fazlaca para canlıydı (Sâmiha Ayverdi).
Para çekmek:
1. Bir yere yatırılmış paranın bir miktârını geri almak: İki
kişiye, şehrî yirmişer mecîdiyeden kırk mecîdiyeye kadar para çekmek salâhiyeti
verildi (Hâlit Z. Uşaklıgil).
2. mec. Birinden çeşitli yollarla para almak, para
sızdırmak. Para çıkarmak: (Devlet) Para basıp tedâvüle çıkarmak. (–ye) Para
dememek: Söz konusu olan parayı küçümsemek, az bulmak: “Bir milyara para
demez.” Para dökmek: Çok para harcamak. (Bir işte, bir yerde): Helal Hanım, “Bu
ayaklarla üst katlara varıp inemem” dediği için, yüklü para döküldü. Erkân
odası kadar büyük bir odayla, Helal Hanımın yıllardan beri hizmetini gören Alma
Kızın odası oldu, koskoca ahır (Ayla Kutlu). Para dönmek: Bir işin yapılabilmesi
için rüşvet verilmek. Para etmek: Satıldığında iyi para getirmek: Balık para
ediyor (Sait Fâik). Birkaç sene evvel mısır ekmişler. Mısır para etmişti (Sait
Fâik). Para etmemek:
1. Değeri kadar para getirmemek: Vazgeç dedi, para etmez
(Reşat N. Güntekin).
2. Bir etkisi olmamak, bir işe yaramamak: Babamın
pâdişahlığı para etmedi (Eflâtun C. Güney). Sizin tedbirleriniz, ceht ve
gayretiniz para etmez (Hüseyin R. Gürpınar). Güzelliğin on par’etmez / Bu
bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel). Para getirmek: Kazanç sağlamak. Para içinde
yüzmek: Çok parası olmak: Para içinde yüzdüler, ama tutmadılar (Sait Fâik).
Para ile değil: Çok ucuz, sanki bedâva. Para ile değil, sıra ile: Her şey para
ile elde edilemez, hak parası olanın değil sırası gelenindir. Para (Parasını) kaptırmak:
1. (Birine) Geri alamayacağı halde aldanıp para vermek.
2. Parasını çaldırmak. Para kesmek:
1. Para basmak.
2. mec. Çok para kazanmak, para kırmak. Para kırmak: Çok
para kazanmak, para kesmek: Ne doktoru olacaktı? En iyisi kadın doğumdu. Para
kırıyorlardı (Vedat Türkali). Para
koparmak: Para sızdırmak. Para pul: Para ve para edebilecek şey: Söylenen
şeyler içinde, belediyelerimizin (…) para pul istemeyen yapılabilecek bir sürü
hizmetleri olduğu meydana çıktı (Burhan Felek). Pırtık pardesüsünün cebinde
topu topu üç beş tâne nikel parçası vardı, doğrusunu isterseniz para pul da
umûrunda değildi (Târık Buğra). (Bir şey için birine) Para saymak: Bir şeye
sâhip olmak için gereken ödemeyi yapmak, bedelini tam olarak ödemek: “Bu
makineye dünyânın parasını saydım, dikkatli kullan.” Affan dedeye para saydım /
Sattı bana çocukluğumu (Câhit S. Tarancı). Para sızdırmak (koparmak):
Kandırarak, gözdağı vererek veya zaafından faydalanarak birinden para elde
etmenin yolunu bulmak. Para tutmak: Parasını olur olmaz yerlere harcamayıp
biriktirmek: Ben elime geçen paraları tutmuş olsaydım… (Ahmed Midhat Efendi).
Tabiatım da kötü, para tutmasını bilmiyorum (Mahmut Yesâri). Para tuzağı:
İnsana boşuna para harcatan şey: Zilli davullardan, fenerli îlânlar, bayraklı
resimlerden kurulmuş bu para tuzakları mütemâdiyen işliyor… (Reşat N.
Güntekin). Bunlar dalavere hep, hep para tuzağı (Sait Fâik). Para vurmak: Emek
çekmeden çok para kazanmak. Para yapmak: Para biriktirmek: Yine elhamdülillâh
biraz para yaptım (Sait Fâik). Para yatırmak:
1. Gerektiğinde almak üzere bir yere (özellikle bankaya)
para koymak.
2. İleride bir menfaat sağlamak üzere bir işe veya bir yere
para vermek. Para yedirmek:
1. Hakkı olmadığı, yasa dışı olduğu halde bir işi yapması
için bir kimseye para vermek: Çünkü o zümre esnafa kadar para yediriyor (Burhan
Felek). Eğer o temsilci, devleti çökertecek kilit noktalarına para yedirerek
malı satmışsa rüşvet tâbiri ancak oradan îtibâren kullanılır (Rauf Tamer).
2. Zaaf duyduğu bir kimsenin keyfî isteklerini yerine
getirmek için çok para harcamak. Para yemek:
1. Çalıştığı yerden hîleli yollarla para çekmek veya
görevinin imkânlarını kullanarak bir işi yapmak için birinden para almak.
2. Zevki ve keyfi için bol para harcamak: Ben dün gece
hovardalıkta idim. Maksim’e gittim, para yedim (Peyâmi Safâ). Bizde para
yemenin, lüks ve sefâhetin en yaygın şekli otomobille gezmek (Reşat N.
Güntekin). Paradan çıkmak: Para harcamak zorunda kalmak, masraftan çıkmak:
Canım ne lüzum var, paradan çıkıyorsun diye beni âdeta azarlıyor (Reşat N.
Güntekin). Paranın üstü: Satın alınan şeyin tutarı ödendikten sonra artakalan
para: Kitapçı paranın üstünü verdi (Ahmet H. Tanpınar). Paranın yüzü sıcak:
Para çekicidir, kolay kolay reddedilemez. Parası ile rezil olmak: Bir yığın
para sarfettiği halde sonunda hüsrâna uğramak, kötü durumlarla karşılaşmak:
Böyledir bu işler, kimseyi memnun edemezsin; üstelik paranla rezil olursun
(Rauf Tamer). Parasını çıkarmak: Ödediği para kadar menfaat sağlamış olmak,
masrafını çıkarmak: Bezirgânlardan bildiğime satar, parasını çıkarırım (Ahmed
Vefik Paşa). Parasını kesmek: (Birine) Verilecek paranın bir miktârını
vermemek: Gecikirsem paramı keserler (Refik H. Karay). Parasını (Parayı) sokağa
atmak: Değeri olmayan bir mala para vermek veya parasını boş yere harcamak.
(Birinin) Parasını yemek: (O kimsenin) Parası ile geçinmek, onun parasını
kendisi için harcamak: Evet evet, söylemiştir, evet parasını yediğimi de iddia
etmiştir (Yâkup K. Karaosmanoğlu – Ö.T.S.). Paraya çevirmek: Elindeki mal veya
eşyâyı para hâline dönüştürmek. Paraya kıymak: Alınması, yapılması çok istenen
bir şey için ödenmesi gereken para fazla da olsa vermekten kaçınmamak: Paraya
kıydım, tomofile (otomobil) bindim. O yana bu yana seğirttim, velâkin bir iyice
tadına varamadık ki dedi (Rûşen E. Ünaydın). Paraya para (pul) dememek:
1. Çok parası olmak, çok para kazanır durumda olmak.
2. Çok para harcar olmak. Parayı denize atmak: Boşuna, işe yaramayacak şekilde para harcamak, israf etmek. Parayı ezmek: Harcayıp bitirmek: On beş güne varmaz, gider parayı alır, İstanbul yolunu tutarım. Paraları bir haftada ezerim (Sait Fâik). Birbirimizi süngü-kilit kilitlemezsek bu parayı ezer, yarın sabah Bursa vapuruna binemeyiz (Sait Fâik). Parayı mezara mı götüreceksin?: Cimrilik eden kimselere, “Para harcanmak içindir, öldükten sonra işe yaramaz” anlamında söylenir.
KURUŞ (< ġuruş, Alm. Groschen < Lat. denarius grossus
“büyük sikke”)
1. 1 liranın yüzde biri değerindeki Türk para birimi, guruş:
Dokuz kuruş bu hasır, siz sekiz verin haydi / Pazarlık etmeyelim bir kuruş için
şimdi (Mehmet Âkif – Ö.T.S.). Elime üç beş kuruş geçer / Karnım doyar benim de
(Orhan V. Kanık).
2. Osmanlı Devleti zamânında kesilen bir para: Ecnebiden
me’huz olduğu isminden mâlûm olan kuruş, evâil-i saltanat-ı seniyyede “beyaz”
ve “kızıl” namları ile iki nevi olarak istîmal olunur idi (Takvîm-i Meskûkât-ı
Osmâniyye’den). Osmanlı kuruşu kesilmeden evvel Osmanlı memleketlerinde ecnebi
kuruşlar da tedâvül etmekte idi (İsmâil H. Uzunçarşılı). Altın olanlarına
“kızıl kuruş”, gümüşlerine de “beyaz kuruş” denilirdi. XVII. yüzyıldan bu yana
kesilen ve türlü adlarla anılan kuruş, Sultan Mecid zamânında hâlis gümüşten ve
yarım dirhemden eksik olmak üzere karar kılmıştı (Orhan Ş. Gökyay).
ѻ Kuruş kuruş: Tek kuruşuna kadar. Kuruşu kuruşuna: Tam ve
doğru hesaplanmış olarak.
MANGIR i. (Kökü belli değildir) [Bakır’la ilgisi olabilir]
1. Bir cins bakır para: Bir zamanlar bir okka bakırdan sekiz yüz mangır kesilmiş, ilkin üçüne, sonra ikisine bir akça râyiç konulmuştur (Mehmet Z. Pakalın).
2. Kömür tozuna tutkal karıştırılarak elde edilen ve nargile
lülesine konup kolayca yakılabilen, tavla pulu biçiminde bir çeşit tutuşturucu
yakacak: O nargilenin mangırını yâni ateşini biz alır getirirdik (Fahri Celâl).
3. argo. Para: Bir derviş, “Yâhu, babaya bir kaç mangır
himmet et!” der (Fâik Reşat). Mangır yok, gazinoya gidemiyoruz (Mâlik Aksel).
KĀİME (ﻗﺎﺋﻤﻪ) i. (Ar. kā’im “bir şeyin yerini tutan” > ḳā’ime “kitap yaprağı”ndan)
1. eski. Resmî yazı, buyruk, emirnâme [Büyükten küçüğe ve
uzun kâğıtlar üzerine yazılırdı].
2. Kâğıt para, kayme [1830 yılında tedâvüle çıkarılan
Osmanlı hazine bonolarına bu ad verilmiştir]: Acem Ali Bey, Sandalcı Sohbet’e
beş tâne beş yüzer kuruşluk kāime verdi (Ahmed Midhat Efendi). Cebinden beşer
liralık iki İngiliz kāimesi çıkardı (Refik H. Karay). Oysa dışarıdan borç
alırken hükümetin amacı, “kâime” dediğimiz kağıt paraları ortadan kaldırmaktı
(Hıfzı Topuz).
3. Mezata çıkarılacak malın niteliklerini gösteren zabıt.
4. Fatura (Şemseddin Sâmi).
(pictured) The 1876 Ottoman Kaime with a watermark and a picture, whose existence has been debated by coin collectors for over a century, was found among the coins sent by a collector living in Germany for valuation. SOURCE
KĀİME-İ MU’TEBERE-İ OSMÂNİYYE birl. i. Sultan Abdülmecid zamânında çıkarılan ilk kâğıt para.
PAPEL i. (from SP papel) 1. eski. Bir liralık kâğıt para. 2. argo. Para, özellikle kâğıt para: Hâlet sabahleyin karşıma çıkıvermişti, cebimde de beş on papel vardı; fırsat dedim (Mahmut Yesâri). O halde günde bir papele burasını niye tercih ederdi? (Sait Fâik). Bana 30 papel veriyorlardı, sabahleyin çalışana da 15 papel (Kemal Tahir).
PAPELCİ i. Sokaklarda iskambil kâğıdı ile dalavereli oyunlar yaparak saf kimseleri dolandıran düzenbaz kimse, bir tür dolandırıcı.
AKÇE – AKÇA i. (Eski Türk. aġı “kıymetli ipek kumaş, hazîne, para”dan Farsça etkisiyle getirilen küçültme eki +ça ile ağı+ça > ağça > akça > akçe; bâzılarına göre ise Türkçe ak kelimesinden gelmektedir) [Kelime Kafkas dillerine, Rumence ve Rusça’ya da geçmiştir]
1. Selçuklular ve Osmanlılar’da para birimi olarak kullanılan gümüş
sikke: El cemâlin seyreder cânâ görünmezsin bana / Yoksa pür-hun
gözlerimin akçesi bakır mıdır? (Zâtî).
2. teşmil. Para, nakit: Ak akçe kara gün
içindir (Atasözü). Yunan komitesi, lüzumlu olan akçeyi
Avrupa’da bulunan Rum tüccarından iâne sûretiyle toplamakta iken… (Nâmık
Kemal).
3. (Para birimi kuruş olduktan sonra) Kuruşun 120’de biri: “Bir
kuruş kırk para, bir para üç akçe idi.”
Akçe bozmak:
1. târih. Mâlî güçlükler karşısında gümüş paranın
kenarından kırkarak ayarını düşürüp kıymetini azaltmak.
2. mec. Para harcamak, para sarfetmek. Akçe
etmez: Bir akçelik değeri bile yok, kıymetsiz: Bundan
sonra babanın pâdişahlığı akçe etmez (Eflâtun C. Güney). Akçe
kesmek: Mâdenî para basmak. Akçesi ucuz olmak: E.
T. Türk. Cömert, eli açık olmak.
AKÇE-İ OSMÂNÎ birl.i. târih. Osmanlı Devleti’nde akçenin para birimi olduğu zaman Osmanlı parası için kullanılan tâbir.
AKÇE KESESİ birl.i. Her türlü mâdenî parayı koymak için kumaştan, deriden yapılmış veya çeşitli biçimlerde örülmüş küçük torba, para kesesi.
AKÇE TAHTASI birl.i. Eskiden üzerinde mâdenî para sayılan tahta, piştahta [Bâzıları sedef ve bağa işlemeli, süslü olur, sayılan ve sayılmayan paralar için ayrı ayrı yerleri bulunurdu].
[1] coin(n.) c. 1300, "a wedge, a wedge-shaped piece used for some purpose," from Old French coing (12c.) "a wedge; stamp; piece of money;" usually "corner, angle," from Latin cuneus "a wedge," which is of unknown origin.
The die for stamping metal was wedge-shaped, and by late
14c. the English word came to mean "thing stamped, piece of metal
converted into money by being impressed with official marks or characters"
(a sense that already had developed in Old French). Meaning "coined money
collectively, specie" is from late 14c.
Compare quoin, which split off from this word 16c., taking
the architectural sense. Modern French coin is "corner, angle, nook."
The custom of striking coins as money began in western Asia
Minor in 7c. B.C.E.; Greek tradition and Herodotus credit the Lydians with
being first to make and use coins of silver and gold. Coin-operated (adj.), of
machinery, is attested from 1890. Coin collector is attested from 1795.
also from c. 1300
coin(v.) mid-14c., "to make (coins) by stamping metals;" early 15c., "to stamp (metal) and convert it into coins," from coin (n.). General sense of "make, fabricate, invent" (words) is from 1580s; the phrase coin a phrase is attested from 1940 (to coin phrases is from 1898). A Middle English word for minter was coin-smiter. Related: Coined; coining.
currency(n.) 1650s, "condition of flowing," a sense now rare or obsolete, from Latin currens, present participle of currere "to run" (from PIE root *kers- "to run"). The notion of "state or fact of flowing from person to person" led to the senses "continuity in public knowledge" (1722) and "that which is current as a medium of exchange, money" (1729).
This is from Moneta, a title or surname of the Roman goddess Juno, near whose temple on the Capitoline Hill money was coined (and in which perhaps the precious metal was stored). The name is said to be from monere "advise, warn, admonish" (on the model of stative verbs in -ere; see monitor (n.)), by tradition with an etymological meaning "admonishing goddess," which is sensible, but the etymology is difficult. A doublet of mint (n.2)).
Extended by early 19c. to include paper recognized and accepted as a substitute for coin. The highwayman's threat your money or your life is attested by 1774. Phrase in the money (1902) originally referred to "one who finishes among the prize-winners" (in a horse race, etc.). The challenge to put (one's) money where (one's) mouth is is recorded by 1942 in African-American vernacular.
Money-grub for "avaricious person, one who is sordidly intent on amassing money" is from 1768; money-grubber is by 1835. The image of money burning a hole in someone's pocket is attested from 1520s (brennyd out the botom of hys purs).
I am not interested in money but in the things of which money is the symbol. [Henry Ford]






No comments:
Post a Comment