June 13, 2025

Word Origin | Sikke, Para, Mangir, Papel, Akçe


Mavi Boncuk | 

SİKKE (ﺳﻜّﻪ) i. (from AR sikke) Coin EN[1]

1. Mâdenî para: … bir altın ile birkaç gümüş sikkeden başka bir şey bırakmadı (Nâmık Kemal). Gülistan, altın sikkelerle süslenmiş küçük bir al fesin üstüne (…) bir tül almış (Ahmet H. Müftüoğlu). Eski sikkeleri satmak için gülünç Fransızca’larıyle dil dökmeye başladılar (Refik H. Karay).

2. Akçe vb. mâdenî paralar üzerine vurulan resmî damga: Ne fâide sikkesiz diremden / Ne sûd netîcesiz keremden (Fuzûlî’den).

(ﺳﻜّﻪ) i. (Ar. sikke’den) Mevlevîler’in başlarına giydikleri, 25–30 santim boyunda, silindir şeklinde, dövme keçeden yapılma, bal rengi veya beyaz külâh, Mevlevî külâhı: Dü cihanda eğer altın ola dersen şânın / Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ’nın (Aziz Mahmud Hüdâyî).

PARA i. (fromPE pāre “parça, gümüş parçası”ndan) [Kelime Türkçe’den Balkan dillerine de geçmiştir] Money EN[2]

1. Alış verişte ödeme aracı olarak kullanılmak üzere devlet tarafından basılıp tedâvüle çıkarılan, üzerinde îtibârî değeri yazılı kâğıt veya mâden: Bilirsin, bende para olduğu vakit hiç esirgemem (Ahmed Midhat Efendi). Bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyle her gün işkembe alır (…) kuşlara dağıtır (Ahmet Hâşim). Aldığı parayı son kuruşuna kadar sarfettikten sonra eve dönerdi (Ahmet H. Tanpınar).

2. teşmil. Servet, zenginlik: “Onunla parası için evlendi.”

3. eski. Kuruşun kırkta biri.

 Para babası: Parası çok olan, zengin, varlıklı kimse. Para bağlamak: Parasını bir işe yatırmak: “O kadar para bağladım, daha bir sonuç alınmadı.” 

Para basmak: Mâdenî veya kâğıt para çıkarmak. 

Para bozmak: Büyük parayı ufak paralarla değiştirmek. 

Para canlı (canlısı): Parayı aşırı derecede seven, paraya çok düşkün olan kimse: … Cenânî (…) Türkçe kadar Arap ve Fars dillerinde de manzum söz söyleyebilen, zarif, hoşsohbet, nüktedan bir adamdı. Lâkin fazlaca para canlıydı (Sâmiha Ayverdi). 

Para çekmek:

1. Bir yere yatırılmış paranın bir miktârını geri almak: İki kişiye, şehrî yirmişer mecîdiyeden kırk mecîdiyeye kadar para çekmek salâhiyeti verildi (Hâlit Z. Uşaklıgil).

2. mec. Birinden çeşitli yollarla para almak, para sızdırmak. Para çıkarmak: (Devlet) Para basıp tedâvüle çıkarmak. (–ye) Para dememek: Söz konusu olan parayı küçümsemek, az bulmak: “Bir milyara para demez.” Para dökmek: Çok para harcamak. (Bir işte, bir yerde): Helal Hanım, “Bu ayaklarla üst katlara varıp inemem” dediği için, yüklü para döküldü. Erkân odası kadar büyük bir odayla, Helal Hanımın yıllardan beri hizmetini gören Alma Kızın odası oldu, koskoca ahır (Ayla Kutlu). Para dönmek: Bir işin yapılabilmesi için rüşvet verilmek. Para etmek: Satıldığında iyi para getirmek: Balık para ediyor (Sait Fâik). Birkaç sene evvel mısır ekmişler. Mısır para etmişti (Sait Fâik). Para etmemek:

1. Değeri kadar para getirmemek: Vazgeç dedi, para etmez (Reşat N. Güntekin).

2. Bir etkisi olmamak, bir işe yaramamak: Babamın pâdişahlığı para etmedi (Eflâtun C. Güney). Sizin tedbirleriniz, ceht ve gayretiniz para etmez (Hüseyin R. Gürpınar). Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel). Para getirmek: Kazanç sağlamak. Para içinde yüzmek: Çok parası olmak: Para içinde yüzdüler, ama tutmadılar (Sait Fâik). Para ile değil: Çok ucuz, sanki bedâva. Para ile değil, sıra ile: Her şey para ile elde edilemez, hak parası olanın değil sırası gelenindir. Para (Parasını) kaptırmak:

1. (Birine) Geri alamayacağı halde aldanıp para vermek.

2. Parasını çaldırmak. Para kesmek:

1. Para basmak.

2. mec. Çok para kazanmak, para kırmak. Para kırmak: Çok para kazanmak, para kesmek: Ne doktoru olacaktı? En iyisi kadın doğumdu. Para kırıyorlardı (Vedat Türkali).  Para koparmak: Para sızdırmak. Para pul: Para ve para edebilecek şey: Söylenen şeyler içinde, belediyelerimizin (…) para pul istemeyen yapılabilecek bir sürü hizmetleri olduğu meydana çıktı (Burhan Felek). Pırtık pardesüsünün cebinde topu topu üç beş tâne nikel parçası vardı, doğrusunu isterseniz para pul da umûrunda değildi (Târık Buğra). (Bir şey için birine) Para saymak: Bir şeye sâhip olmak için gereken ödemeyi yapmak, bedelini tam olarak ödemek: “Bu makineye dünyânın parasını saydım, dikkatli kullan.” Affan dedeye para saydım / Sattı bana çocukluğumu (Câhit S. Tarancı). Para sızdırmak (koparmak): Kandırarak, gözdağı vererek veya zaafından faydalanarak birinden para elde etmenin yolunu bulmak. Para tutmak: Parasını olur olmaz yerlere harcamayıp biriktirmek: Ben elime geçen paraları tutmuş olsaydım… (Ahmed Midhat Efendi). Tabiatım da kötü, para tutmasını bilmiyorum (Mahmut Yesâri). Para tuzağı: İnsana boşuna para harcatan şey: Zilli davullardan, fenerli îlânlar, bayraklı resimlerden kurulmuş bu para tuzakları mütemâdiyen işliyor… (Reşat N. Güntekin). Bunlar dalavere hep, hep para tuzağı (Sait Fâik). Para vurmak: Emek çekmeden çok para kazanmak. Para yapmak: Para biriktirmek: Yine elhamdülillâh biraz para yaptım (Sait Fâik). Para yatırmak:

1. Gerektiğinde almak üzere bir yere (özellikle bankaya) para koymak.

2. İleride bir menfaat sağlamak üzere bir işe veya bir yere para vermek. Para yedirmek:

1. Hakkı olmadığı, yasa dışı olduğu halde bir işi yapması için bir kimseye para vermek: Çünkü o zümre esnafa kadar para yediriyor (Burhan Felek). Eğer o temsilci, devleti çökertecek kilit noktalarına para yedirerek malı satmışsa rüşvet tâbiri ancak oradan îtibâren kullanılır (Rauf Tamer).

2. Zaaf duyduğu bir kimsenin keyfî isteklerini yerine getirmek için çok para harcamak. Para yemek:

1. Çalıştığı yerden hîleli yollarla para çekmek veya görevinin imkânlarını kullanarak bir işi yapmak için birinden para almak.

2. Zevki ve keyfi için bol para harcamak: Ben dün gece hovardalıkta idim. Maksim’e gittim, para yedim (Peyâmi Safâ). Bizde para yemenin, lüks ve sefâhetin en yaygın şekli otomobille gezmek (Reşat N. Güntekin). Paradan çıkmak: Para harcamak zorunda kalmak, masraftan çıkmak: Canım ne lüzum var, paradan çıkıyorsun diye beni âdeta azarlıyor (Reşat N. Güntekin). Paranın üstü: Satın alınan şeyin tutarı ödendikten sonra artakalan para: Kitapçı paranın üstünü verdi (Ahmet H. Tanpınar). Paranın yüzü sıcak: Para çekicidir, kolay kolay reddedilemez. Parası ile rezil olmak: Bir yığın para sarfettiği halde sonunda hüsrâna uğramak, kötü durumlarla karşılaşmak: Böyledir bu işler, kimseyi memnun edemezsin; üstelik paranla rezil olursun (Rauf Tamer). Parasını çıkarmak: Ödediği para kadar menfaat sağlamış olmak, masrafını çıkarmak: Bezirgânlardan bildiğime satar, parasını çıkarırım (Ahmed Vefik Paşa). Parasını kesmek: (Birine) Verilecek paranın bir miktârını vermemek: Gecikirsem paramı keserler (Refik H. Karay). Parasını (Parayı) sokağa atmak: Değeri olmayan bir mala para vermek veya parasını boş yere harcamak. (Birinin) Parasını yemek: (O kimsenin) Parası ile geçinmek, onun parasını kendisi için harcamak: Evet evet, söylemiştir, evet parasını yediğimi de iddia etmiştir (Yâkup K. Karaosmanoğlu – Ö.T.S.). Paraya çevirmek: Elindeki mal veya eşyâyı para hâline dönüştürmek. Paraya kıymak: Alınması, yapılması çok istenen bir şey için ödenmesi gereken para fazla da olsa vermekten kaçınmamak: Paraya kıydım, tomofile (otomobil) bindim. O yana bu yana seğirttim, velâkin bir iyice tadına varamadık ki dedi (Rûşen E. Ünaydın). Paraya para (pul) dememek:

1. Çok parası olmak, çok para kazanır durumda olmak.

2. Çok para harcar olmak. Parayı denize atmak: Boşuna, işe yaramayacak şekilde para harcamak, israf etmek. Parayı ezmek: Harcayıp bitirmek: On beş güne varmaz, gider parayı alır, İstanbul yolunu tutarım. Paraları bir haftada ezerim (Sait Fâik). Birbirimizi süngü-kilit kilitlemezsek bu parayı ezer, yarın sabah Bursa vapuruna binemeyiz (Sait Fâik). Parayı mezara mı götüreceksin?: Cimrilik eden kimselere, “Para harcanmak içindir, öldükten sonra işe yaramaz” anlamında söylenir.

KURUŞ (< ġuruş, Alm. Groschen < Lat. denarius grossus “büyük sikke”)

1. 1 liranın yüzde biri değerindeki Türk para birimi, guruş: Dokuz kuruş bu hasır, siz sekiz verin haydi / Pazarlık etmeyelim bir kuruş için şimdi (Mehmet Âkif – Ö.T.S.). Elime üç beş kuruş geçer / Karnım doyar benim de (Orhan V. Kanık).

2. Osmanlı Devleti zamânında kesilen bir para: Ecnebiden me’huz olduğu isminden mâlûm olan kuruş, evâil-i saltanat-ı seniyyede “beyaz” ve “kızıl” namları ile iki nevi olarak istîmal olunur idi (Takvîm-i Meskûkât-ı Osmâniyye’den). Osmanlı kuruşu kesilmeden evvel Osmanlı memleketlerinde ecnebi kuruşlar da tedâvül etmekte idi (İsmâil H. Uzunçarşılı). Altın olanlarına “kızıl kuruş”, gümüşlerine de “beyaz kuruş” denilirdi. XVII. yüzyıldan bu yana kesilen ve türlü adlarla anılan kuruş, Sultan Mecid zamânında hâlis gümüşten ve yarım dirhemden eksik olmak üzere karar kılmıştı (Orhan Ş. Gökyay).

ѻ Kuruş kuruş: Tek kuruşuna kadar. Kuruşu kuruşuna: Tam ve doğru hesaplanmış olarak.

MANGIR i. (Kökü belli değildir) [Bakır’la ilgisi olabilir]

1. Bir cins bakır para: Bir zamanlar bir okka bakırdan sekiz yüz mangır kesilmiş, ilkin üçüne, sonra ikisine bir akça râyiç konulmuştur (Mehmet Z. Pakalın).

2. Kömür tozuna tutkal karıştırılarak elde edilen ve nargile lülesine konup kolayca yakılabilen, tavla pulu biçiminde bir çeşit tutuşturucu yakacak: O nargilenin mangırını yâni ateşini biz alır getirirdik (Fahri Celâl).

3. argo. Para: Bir derviş, “Yâhu, babaya bir kaç mangır himmet et!” der (Fâik Reşat). Mangır yok, gazinoya gidemiyoruz (Mâlik Aksel).


KĀİME
(ﻗﺎﺋﻤﻪ) i. (Ar. kā’im “bir şeyin yerini tutan” > ḳā’ime “kitap yaprağı”ndan)

1. eski. Resmî yazı, buyruk, emirnâme [Büyükten küçüğe ve uzun kâğıtlar üzerine yazılırdı].

2. Kâğıt para, kayme [1830 yılında tedâvüle çıkarılan Osmanlı hazine bonolarına bu ad verilmiştir]: Acem Ali Bey, Sandalcı Sohbet’e beş tâne beş yüzer kuruşluk kāime verdi (Ahmed Midhat Efendi). Cebinden beşer liralık iki İngiliz kāimesi çıkardı (Refik H. Karay). Oysa dışarıdan borç alırken hükümetin amacı, “kâime” dediğimiz kağıt paraları ortadan kaldırmaktı (Hıfzı Topuz).

3. Mezata çıkarılacak malın niteliklerini gösteren zabıt.

4. Fatura (Şemseddin Sâmi).

(pictured) The 1876 Ottoman Kaime with a watermark and a picture, whose existence has been debated by coin collectors for over a century, was found among the coins sent by a collector living in Germany for valuation. SOURCE


KĀİME-İ MU’TEBERE-İ OSMÂNİYYE
birl. i. Sultan Abdülmecid zamânında çıkarılan ilk kâğıt para.

PAPEL i. (from SP papel) 1. eski. Bir liralık kâğıt para. 2. argo. Para, özellikle kâğıt para: Hâlet sabahleyin karşıma çıkıvermişti, cebimde de beş on papel vardı; fırsat dedim (Mahmut Yesâri). O halde günde bir papele burasını niye tercih ederdi? (Sait Fâik). Bana 30 papel veriyorlardı, sabahleyin çalışana da 15 papel (Kemal Tahir).

PAPELCİ i. Sokaklarda iskambil kâğıdı ile dalavereli oyunlar yaparak saf kimseleri dolandıran düzenbaz kimse, bir tür dolandırıcı.

AKÇE – AKÇA i. (Eski Türk. aġı “kıymetli ipek kumaş, hazîne, para”dan Farsça etkisiyle getirilen küçültme eki +ça ile ağı+ça ağça akça akçe; bâzılarına göre ise Türkçe ak kelimesinden gelmektedir) [Kelime Kafkas dillerine, Rumence ve Rusça’ya da geçmiştir]

1. Selçuklular ve Osmanlılar’da para birimi olarak kullanılan gümüş sikke: El cemâlin seyreder cânâ görünmezsin bana / Yoksa pür-hun gözlerimin akçesi bakır mıdır? (Zâtî).
2. teşmil. Para, nakit: Ak akçe kara gün içindir (Atasözü). Yunan komitesi, lüzumlu olan akçeyi Avrupa’da bulunan Rum tüccarından iâne sûretiyle toplamakta iken… (Nâmık Kemal).
3. (Para birimi kuruş olduktan sonra) Kuruşun 120’de biri: “Bir kuruş kırk para, bir para üç akçe idi.”

Akçe bozmak:
1. târih. Mâlî güçlükler karşısında gümüş paranın kenarından kırkarak ayarını düşürüp kıymetini azaltmak.
2. mec. Para harcamak, para sarfetmek. Akçe etmez: Bir akçelik değeri bile yok, kıymetsiz: Bundan sonra babanın pâdişahlığı akçe etmez (Eflâtun C. Güney)Akçe kesmek: Mâdenî para basmak. Akçesi ucuz olmak: E. T. Türk. Cömert, eli açık olmak. 

AKÇE-İ OSMÂNΠbirl.i. târih. Os­man­lı Dev­le­ti’nde ak­çe­nin pa­ra bi­ri­mi ol­du­ğu za­man Os­man­lı parası için kul­la­nı­lan tâbir.

AKÇE KESESİ birl.i. Her tür­lü mâdenî pa­ra­yı koy­mak için ku­maş­tan, de­ri­den ya­pıl­mış ve­ya çe­şit­li bi­çim­ler­de örül­müş kü­çük tor­ba, pa­ra ke­se­si.

AKÇE TAHTASI birl.i. Es­ki­den üze­rin­de mâdenî pa­ra sa­yı­lan tah­ta, piş­tah­ta [Bâzı­la­rı se­def ve ba­ğa iş­le­me­li, süs­lü olur, sa­yı­lan ve sa­yıl­ma­yan pa­ra­lar için ay­rı ay­rı yer­le­ri bu­lu­nur­du].

[1] coin(n.) c. 1300, "a wedge, a wedge-shaped piece used for some purpose," from Old French coing (12c.) "a wedge; stamp; piece of money;" usually "corner, angle," from Latin cuneus "a wedge," which is of unknown origin.

The die for stamping metal was wedge-shaped, and by late 14c. the English word came to mean "thing stamped, piece of metal converted into money by being impressed with official marks or characters" (a sense that already had developed in Old French). Meaning "coined money collectively, specie" is from late 14c.

Compare quoin, which split off from this word 16c., taking the architectural sense. Modern French coin is "corner, angle, nook."

The custom of striking coins as money began in western Asia Minor in 7c. B.C.E.; Greek tradition and Herodotus credit the Lydians with being first to make and use coins of silver and gold. Coin-operated (adj.), of machinery, is attested from 1890. Coin collector is attested from 1795.

also from c. 1300

coin(v.) mid-14c., "to make (coins) by stamping metals;" early 15c., "to stamp (metal) and convert it into coins," from coin (n.). General sense of "make, fabricate, invent" (words) is from 1580s; the phrase coin a phrase is attested from 1940 (to coin phrases is from 1898). A Middle English word for minter was coin-smiter. Related: Coined; coining.

currency(n.) 1650s, "condition of flowing," a sense now rare or obsolete, from Latin currens, present participle of currere "to run" (from PIE root *kers- "to run"). The notion of "state or fact of flowing from person to person" led to the senses "continuity in public knowledge" (1722) and "that which is current as a medium of exchange, money" (1729).

 [2] money(n.) mid-13c., monie, "funds, means, anything convertible into money;" c. 1300, "coinage, coin, metal currency," from Old French monoie "money, coin, currency; change" (Modern French monnaie), from Latin moneta "place for coining money, mint; coined money, money, coinage."

This is from Moneta, a title or surname of the Roman goddess Juno, near whose temple on the Capitoline Hill money was coined (and in which perhaps the precious metal was stored). The name is said to be from monere "advise, warn, admonish" (on the model of stative verbs in -ere; see monitor (n.)), by tradition with an etymological meaning "admonishing goddess," which is sensible, but the etymology is difficult. A doublet of mint (n.2)).

Extended by early 19c. to include paper recognized and accepted as a substitute for coin. The highwayman's threat your money or your life is attested by 1774. Phrase in the money (1902) originally referred to "one who finishes among the prize-winners" (in a horse race, etc.). The challenge to put (one's) money where (one's) mouth is is recorded by 1942 in African-American vernacular.

Money-grub for "avaricious person, one who is sordidly intent on amassing money" is from 1768; money-grubber is by 1835. The image of money burning a hole in someone's pocket is attested from 1520s (brennyd out the botom of hys purs).

I am not interested in money but in the things of which money is the symbol. [Henry Ford]

No comments:

Post a Comment