
Kuruş: i. (< ġuruş[1]\, Alm. Groschen < Lat. denarius grossus “büyük sikke”)
The Turkish word kuruş (Ottoman Turkish: قروش, kurûş); Greek: γρόσι, grosi; plural γρόσια, grosia) is derived from the French gros ("heavy"), which itself is derived from the Latin grossus ("thick").[citation needed] It is cognate with the German Groschen and Hungarian garas..
1. 1 liranın yüzde biri değerindeki Türk para birimi, guruş: Dokuz
kuruş bu hasır, siz sekiz verin haydi / Pazarlık etmeyelim bir kuruş için
şimdi (Mehmet Âkif – Ö.T.S.). Elime üç beş kuruş geçer /
Karnım doyar benim de (Orhan V. Kanık).
2. Osmanlı Devleti zamânında kesilen bir para: Ecnebiden me’huz olduğu isminden mâlûm olan kuruş, evâil-i saltanat-ı seniyyede “beyaz” ve “kızıl” namları ile iki nevi olarak istîmal olunur idi (Takvîm-i Meskûkât-ı Osmâniyye’den). Osmanlı kuruşu kesilmeden evvel Osmanlı memleketlerinde ecnebi kuruşlar da tedâvül etmekte idi (İsmâil H. Uzunçarşılı). Altın olanlarına “kızıl kuruş”, gümüşlerine de “beyaz kuruş” denilirdi. XVII. yüzyıldan bu yana kesilen ve türlü adlarla anılan kuruş, Sultan Mecid zamânında hâlis gümüşten ve yarım dirhemden eksik olmak üzere karar kılmıştı (Orhan Ş. Gökyay).
Kuruş kuruş: Tek kuruşuna kadar.
Kuruşu
kuruşuna: Tam ve doğru hesaplanmış olarak.
also gurush, ersh, gersh, grush, grosha, and grosi, are all names for currency denominations in and around the territories formerly part of the Ottoman Empire. The variation in the name stems from the different languages it is used in (Arabic, Amharic, Turkish and Greek) and the different transcriptions into the Latin alphabet. In European languages, the kuruş was known as the piastre.
Today the kuruş (pl. kuruşlar) is a Turkish currency
subunit, with one Turkish lira equal to 100 kuruş as of the 2005 revaluation of
the lira. Until the 1844 subdivision of the former Ottoman gold lira, the kuruş
was the standard unit of currency within the Ottoman Empire, and was subdivided
into 40 para or 120 akçe.
Lira: i. (İtal. lira “gümüş para birimi” < Fr. livre <
Lat. libra)
1. Yüz kuruştan ibâret Türk para birimi: Şu bir lirayı da
al, bu gece harçlık et (Ahmed Midhat Efendi). Yüz lira maaşlı kibar bir adam
(Orhan V. Kanık).
2. Bâzı ülkelerde para birimi: “On Mısır lirasına
satıldı.”
3. Eskiden 7 gram ağırlığındaki altın sikke.
Para: Money[2]EN i. (Fars. pāre “parça, gümüş parçası”ndan)
[Kelime Türkçe’den Balkan dillerine de geçmiştir]
1. Alış verişte ödeme aracı olarak kullanılmak üzere devlet
tarafından basılıp tedâvüle çıkarılan, üzerinde îtibârî değeri yazılı kâğıt
veya mâden: Bilirsin, bende para olduğu vakit hiç esirgemem (Ahmed
Midhat Efendi). Bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyle her gün işkembe
alır (…) kuşlara dağıtır (Ahmet Hâşim). Aldığı parayı son kuruşuna
kadar sarfettikten sonra eve dönerdi (Ahmet H. Tanpınar).
2. teşmil. Servet, zenginlik: “Onunla parası için
evlendi.”
3. eski. Kuruşun kırkta biri.
Para babası: Parası çok olan, zengin, varlıklı kimse.
Para bağlamak: Parasını bir işe yatırmak: “O kadar para bağladım, daha bir sonuç alınmadı.”
Para basmak: Mâdenî veya kâğıt para çıkarmak.
Para bozmak: Büyük parayı ufak paralarla değiştirmek.
Para canlı (canlısı): Parayı aşırı derecede seven, paraya çok düşkün olan kimse: … Cenânî (…) Türkçe kadar Arap ve Fars dillerinde de manzum söz söyleyebilen, zarif, hoşsohbet, nüktedan bir adamdı. Lâkin fazlaca para canlıydı (Sâmiha Ayverdi).
Para çekmek:
1. Bir yere yatırılmış paranın bir miktârını geri almak: İki
kişiye, şehrî yirmişer mecîdiyeden kırk mecîdiyeye kadar para çekmek salâhiyeti
verildi (Hâlit Z. Uşaklıgil).
2. mec. Birinden çeşitli yollarla para almak, para
sızdırmak.
Para çıkarmak: (Devlet) Para basıp tedâvüle çıkarmak.
(–ye) Para dememek: Söz konusu olan parayı küçümsemek, az bulmak: “Bir milyara para demez.”
Para dökmek: Çok para harcamak.
(Bir işte, bir yerde): Helal Hanım, “Bu ayaklarla üst katlara varıp inemem” dediği için, yüklü para döküldü. Erkân odası kadar büyük bir odayla, Helal Hanımın yıllardan beri hizmetini gören Alma Kızın odası oldu, koskoca ahır (Ayla Kutlu).
Para dönmek: Bir işin yapılabilmesi için rüşvet verilmek.
Para etmek: Satıldığında iyi para getirmek: Balık para ediyor (Sait Fâik). Birkaç sene evvel mısır ekmişler. Mısır para etmişti (Sait Fâik).
Para etmemek:
1. Değeri kadar para getirmemek: Vazgeç dedi, para etmez (Reşat
N. Güntekin).
2. Bir etkisi olmamak, bir işe yaramamak: Babamın pâdişahlığı
para etmedi (Eflâtun C. Güney). Sizin tedbirleriniz, ceht ve
gayretiniz para etmez (Hüseyin R. Gürpınar). Güzelliğin on par’etmez
/ Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel).
Para getirmek: Kazanç sağlamak.
Para içinde yüzmek: Çok parası olmak: Para içinde yüzdüler, ama tutmadılar (Sait Fâik). Para ile değil: Çok ucuz, sanki bedâva.
Para ile değil, sıra ile: Her şey para ile elde edilemez, hak parası olanın değil sırası gelenindir.
Para
(Parasını) kaptırmak:
1. (Birine) Geri alamayacağı halde aldanıp para vermek.
2. Parasını çaldırmak.
Para kesmek:
1. Para basmak.
2. mec. Çok para kazanmak, para kırmak.
Para kırmak: Çok para kazanmak, para kesmek: Ne doktoru olacaktı? En iyisi kadın doğumdu. Para kırıyorlardı (Vedat Türkali).
Para koparmak: Para sızdırmak.
Para pul: Para ve para edebilecek şey: Söylenen şeyler içinde, belediyelerimizin (…) para pul istemeyen yapılabilecek bir sürü hizmetleri olduğu meydana çıktı (Burhan Felek). Pırtık pardesüsünün cebinde topu topu üç beş tâne nikel parçası vardı, doğrusunu isterseniz para pul da umûrunda değildi (Târık Buğra).
(Bir şey için birine) Para saymak: Bir şeye sâhip olmak için gereken ödemeyi yapmak, bedelini tam olarak ödemek: “Bu makineye dünyânın parasını saydım, dikkatli kullan.” Affan dedeye para saydım / Sattı bana çocukluğumu (Câhit S. Tarancı).
Para sızdırmak (koparmak): Kandırarak, gözdağı vererek veya zaafından faydalanarak birinden para elde etmenin yolunu bulmak.
Para tutmak: Parasını olur olmaz yerlere harcamayıp biriktirmek: Ben elime geçen paraları tutmuş olsaydım… (Ahmed Midhat Efendi). Tabiatım da kötü, para tutmasını bilmiyorum (Mahmut Yesâri).
Para tuzağı: İnsana boşuna para harcatan şey: Zilli davullardan, fenerli îlânlar, bayraklı resimlerden kurulmuş bu para tuzakları mütemâdiyen işliyor… (Reşat N. Güntekin). Bunlar dalavere hep, hep para tuzağı (Sait Fâik).
Para vurmak: Emek çekmeden çok para kazanmak.
Para yapmak: Para biriktirmek: Yine elhamdülillâh biraz para yaptım (Sait Fâik).
Para yatırmak:
1. Gerektiğinde almak üzere bir yere (özellikle bankaya) para
koymak.
2. İleride bir menfaat sağlamak üzere bir işe veya bir yere para
vermek.
Para yedirmek:
1. Hakkı olmadığı, yasa dışı olduğu halde bir işi yapması için bir
kimseye para vermek: Çünkü o zümre esnafa kadar para yediriyor (Burhan
Felek). Eğer o temsilci, devleti çökertecek kilit noktalarına para
yedirerek malı satmışsa rüşvet tâbiri ancak oradan îtibâren kullanılır (Rauf
Tamer).
2. Zaaf duyduğu bir kimsenin keyfî isteklerini yerine getirmek için
çok para harcamak.
Para yemek:
1. Çalıştığı yerden hîleli yollarla para çekmek veya görevinin
imkânlarını kullanarak bir işi yapmak için birinden para almak.
2. Zevki ve keyfi için bol para harcamak: Ben dün gece
hovardalıkta idim. Maksim’e gittim, para yedim (Peyâmi Safâ). Bizde
para yemenin, lüks ve sefâhetin en yaygın şekli otomobille gezmek (Reşat
N. Güntekin).
Paradan çıkmak: Para harcamak zorunda kalmak, masraftan çıkmak: Canım ne lüzum var, paradan çıkıyorsun diye beni âdeta azarlıyor (Reşat N. Güntekin).
Paranın üstü: Satın alınan şeyin tutarı ödendikten sonra artakalan para: Kitapçı paranın üstünü verdi (Ahmet H. Tanpınar).
Paranın yüzü sıcak: Para çekicidir, kolay kolay reddedilemez.
Parası ile rezil olmak: Bir yığın para sarfettiği halde sonunda hüsrâna uğramak, kötü durumlarla karşılaşmak: Böyledir bu işler, kimseyi memnun edemezsin; üstelik paranla rezil olursun (Rauf Tamer).
Parasını çıkarmak: Ödediği para kadar menfaat sağlamış olmak, masrafını çıkarmak: Bezirgânlardan bildiğime satar, parasını çıkarırım (Ahmed Vefik Paşa).
Parasını kesmek: (Birine) Verilecek paranın bir miktârını vermemek: Gecikirsem paramı keserler (Refik H. Karay).
Parasını (Parayı) sokağa atmak: Değeri olmayan bir mala para vermek veya parasını boş yere harcamak.
(Birinin) Parasını yemek: (O kimsenin) Parası ile geçinmek, onun parasını kendisi için harcamak: Evet evet, söylemiştir, evet parasını yediğimi de iddia etmiştir (Yâkup K. Karaosmanoğlu – Ö.T.S.).
Paraya çevirmek: Elindeki mal veya eşyâyı para hâline dönüştürmek. Paraya kıymak: Alınması, yapılması çok istenen bir şey için ödenmesi gereken para fazla da olsa vermekten kaçınmamak: Paraya kıydım, tomofile (otomobil) bindim. O yana bu yana seğirttim, velâkin bir iyice tadına varamadık ki dedi (Rûşen E. Ünaydın).
Paraya para (pul)
dememek:
1. Çok parası olmak, çok para kazanır durumda olmak.
2. Çok para harcar olmak.
Parayı denize atmak: Boşuna, işe yaramayacak şekilde para harcamak, israf etmek.
Parayı ezmek: Harcayıp bitirmek: On beş güne varmaz, gider parayı alır, İstanbul yolunu tutarım. Paraları bir haftada ezerim (Sait Fâik). Birbirimizi süngü-kilit kilitlemezsek bu parayı ezer, yarın sabah Bursa vapuruna binemeyiz (Sait Fâik).
Parayı mezara mı götüreceksin?: Cimrilik eden
kimselere, “Para harcanmak içindir, öldükten sonra işe yaramaz” anlamında
söylenir.
mid-13c., monie, "funds, means, anything convertible
into money;" c. 1300, "coinage, coin, metal currency," from Old
French monoie "money, coin, currency; change" (Modern French
monnaie), from Latin moneta "place for coining money, mint; coined money,
money, coinage."
This is from Moneta, a title or surname of the Roman
goddess Juno, near whose temple on the Capitoline Hill money was coined (and in
which perhaps the precious metal was stored). The name is said to be from
monere "advise, warn, admonish" (on the model of stative verbs in
-ere; see monitor (n.)), by tradition with an etymological meaning
"admonishing goddess," which is sensible, but the etymology is
difficult. A doublet of mint (n.2)).
Extended by early 19c. to include paper recognized and
accepted as a substitute for coin. The highwayman's threat your money or your
life is attested by 1774. Phrase in the money (1902) originally referred to
"one who finishes among the prize-winners" (in a horse race, etc.).
The challenge to put (one's) money where (one's) mouth is is recorded by 1942
in African-American vernacular.
Money-grub for "avaricious person, one who is
sordidly intent on amassing money" is from 1768; money-grubber is by 1835.
The image of money burning a hole in someone's pocket is attested from 1520s
(brennyd out the botom of hys purs).
I am not interested in money but in the things of which
money is the symbol. [Henry Ford]
money (n.) mid-13c., monie, "funds, means, anything convertible into money;" c. 1300, "coinage, coin, metal currency," from Old French monoie "money, coin, currency; change" (Modern French monnaie), from Latin moneta "place for coining money, mint; coined money, money, coinage."
This is from Moneta, a title or surname of the Roman
goddess Juno, near whose temple on the Capitoline Hill money was coined (and in
which perhaps the precious metal was stored). The name is said to be from
monere "advise, warn, admonish" (on the model of stative verbs in
-ere; see monitor (n.)), by tradition with an etymological meaning
"admonishing goddess," which is sensible, but the etymology is
difficult. A doublet of mint (n.2)).
Extended by early 19c. to include paper recognized and
accepted as a substitute for coin. The highwayman's threat your money or your
life is attested by 1774. Phrase in the money (1902) originally referred to
"one who finishes among the prize-winners" (in a horse race, etc.).
The challenge to put (one's) money where (one's) mouth is is recorded by 1942
in African-American vernacular.
Money-grub for "avaricious person, one who is
sordidly intent on amassing money" is from 1768; money-grubber is by 1835.
The image of money burning a hole in someone's pocket is attested from 1520s
(brennyd out the botom of hys purs).
I am not interested in money but in the things of which
money is the symbol. [Henry Ford]
mint (n.2) place where money is coined, early 15c., from Old English mynet "coin, coinage, money" (8c.), from West Germanic *munita (source also of Old Saxon munita, Old Frisian menote, Middle Dutch munte, Old High German munizza, German münze), from Latin moneta "mint". An earlier word for "place where money is coined" was minter (early 12c.). General sense of "a vast sum of money" is from 1650s. Mint-mark, "mark placed upon a coin to indicate the mint where it was struck," is from 1797.
No comments:
Post a Comment