Mavi Boncuk |
Kadın: Eski Türkçe ḳātūn veya χātūn “kraliçe, Hakan eşi veya kızı” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Soğdca aynı anlama gelen χwatēn sözcüğünden alıntıdır.
Hatun sözcüğünün varyant biçimidir. Ş. Ülkütaşır, H. Kılıç ve diğerlerinin sözcüğü Türkçeden türetme denemeleri ciddiye alınamaz.
kadın budu, kadın göbeği, kadın kadıncık, kadın tuzluğu,
kadınbudu, kadınsı
oldTR: [Orhun Yazıtları, 735] ögüm ilbilge ḳatunı [anam İlbilge kraliçeyi] [Irk Bitig, 900 yılından önce] avınçu ḳatun/χatun bolzun [cariye kraliçe olsun] [Kaşgarî, Divan-i Lugati't-Türk, 1073] kātūn [[Afrasiyab'ın kız soyundan gelenlere (hakan sülalesinden kadınlara) verilen ad]] fromTR: [Meninski, Thesaurus, 1680] ḳādın, ḳādün vulg. pro χātūn: Matrona, domina, materfamilias [hanımefendi].
newTR: kadınsı [Cumhuriyet - gazete, 1951]
Likomediya kızları arasında kadınsı bir ömür sürerken Ülis
geliyor
Hatun: Eski Türkçe χatun veya ḳatun “kraliçe” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Hotan Sakacası aynı anlama gelen χattuna veya Soğdca aynı anlama gelen χwatēn sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Soğdca χwatāw “kral, hükümdar” sözcüğünün dişilidir. Bu sözcük Soğdca χwa “kendi” ve Soğdca tāw “güç, güçlü” sözcüklerinin bileşiğidir.
Kadın sözcüğünün varyant biçimidir. Her iki sözcük esasen "kraliçe" anlamına gelir.
Soğdca χwatāw, MÖ 3. yy'da Baktria krallarının ünvanı olan
Eski Yunanca autokrátōr sözcüğünün tam çevirisidir; +ni Sogdca dişil ekidir.
Hun kraliçelerinin unvanı olan χatīka aynı İrani sözcüğün, +ika dişil ekiyle
yapılmış bir varyantını temsil eder (H. W. Bailey, Etymology of Xiongnu Names
sf. 35).
hatun kişi, havatin oldTR: “kraliçe” [Orhun Yazıtları, 735] kañım ilteriş ḳaganıg ögim ilbilge ḳatunıg Kıpçakça: “... nikâhlı eş” [Codex Cumanicus, 1303]
regina - kan katoni, soltan katoni [kağan hatunu, sultan
hatunu] (...) menim halal hatunim dir
Adam: Arapça Adm kökünden gelen ādam آدم “1. insanların atası, Adem, 2. insanoğlu” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük İbranice aynı anlama gelen ˀādām אָדָם sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük İbranice ˀadāmā אֲדָמָה “toprak, yer” sözcüğü ile eş kökenlidir.
20. yy başlarına dek ādem yazılır ve kültürlü dilde belki
19. yy'a dek bu şekilde telaffuz edilirdi. Erken Türkiye Türkçesi metinlerde
görülen āzem yazımı Farsça telaffuzu yansıtır.
Karş. Fenike dili ˀadm
"insan", Ugarit dili ˀb
ˀdm "insanların atası". “Toprak” kavramıyla ilişkisi için karş. Latince humanus
"insan" < humus "toprak". Bkz. hümanist.
adam sen de, adam sendeci, adam sendecilik, adamakıllı,
adamım, adamın dibi, adamotu, âdemoğlu, bilim adamı, işadamı, kardan adam
adamcıl, beniadem [Codex Cumanicus, 1303] homo - Tr: χisi vel azam [kişi, azem]
ademî [Gülşehri, Mantıku't-Tayr, 1317] ādemīnüŋ ˁilm ü ḥıkmetdir işi (...) nefsine uyan kişi ādem degül [Meninski, Thesaurus, 1680] ādem: insān. (...) yebān ādemi, ādem yerine komamak/saymamak (...) ādemiyet [Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876] adam akıllı, adam sen de [A. Fikri, Lugat-ı Garibe, 1889]
adamım: Kendisine kurbiyet ve mensubiyet-i hususiyesi olmak
veya bu tarzda görünmek.
i. (Ādem isminden)
1. İnsan: Bakışı adam öldürür (Karacaoğlan). O adam değil
Allah’ın gazabı (Nâmık Kemal).
2. Kişi, kimse, şahıs: O zaman sen de istediğin adamı
seçebilirsin (Nâmık Kemal). Edip Hoca kahramanlık iddiâsı olmayan bir adamdı
(Ahmet H. Tanpınar).
3. Erkek: Galata’da bizim sarı herife benzer bir adam daha
varmış (Ahmed Midhat Efendi). Adamlar, kadınlar, çocuklar (Orhan V. Kanık).
4. Değerli, ahlâklı, fazîletli, güvenilir kimse: Ben bir
adammışım diye övünmeye hakları vardır (Fâlih R. Atay).
5. (Bir yerde) Hizmet gören, iş yapan kimse: “Evde adamımız
kalmadı.” “Bu devirde adam bulmak çok zor.”
6. Belli bir işle uğraşan, o işin ehli olan kimse. “Siyâset adamı.” “Fen adamı.” “İlim adamı.” “O bu işin adamıdır.” O nasıl harp adamı ise ben de harp adamıyım (Ömer Seyfeddin).
7. Bir kişiye veya makāma mensup olan, o kişi veya makam
için çalışan kimse: “Onun karşı tarafın adamı olduğuna bir türlü inanamıyorum.”
Adamınız cephâneliği, silâhlarımızı, askerlerimizi gözüyle görsün (Ömer
Seyfeddin).
8. Birine yakın olan, onun sözünü ve hatırını kırmayan
kimse: “Müdür benim adamımdır, işimi hemen yaptırabilirim.” “O şefin adamıdır,
isterse seni işe aldırır.” [Kelime son üç mânâda isim tamlamasının ikinci öğesi
durumundadır].
9. Herhangi bir kimseyi anlatmak için belirsiz zamir gibi
kullanılır: “Adamın güleceği geliyor.” Gece hatırını kırmadığınız adam
bırakmadınız (Hüseyin R. Gürpınar).
10. halk ağzı. Koca: “Bizim adam dedi ki…”
Adam
almamak: Boş yer
kalmayacak şekilde
dolmak, çok kalabalık olmak: Yazlık sinemalar tıklım tıklım, adam almıyor (Sait Fâik). Adam azmanı – Adamdan azma: Çok
iri, vücûdu aşırı
derecede gelişmiş kimse, insan azmanı: Yüzünde telli duvak, duvağı açtım bir
kabak, adamdan azma, dişleri kazma (Eflâtun C. Güney). Adam beğenmemek: Herkese
bir kusur bulmak, kimseyi beğenmemek, insan beğenmemek. Adam boyu: Uzunca bir
insanın boyu kadar. Adam değilim: Bir şeye karşı takınılan olumsuz tavrı,
kızgınlığı göstermek için yemin ve tehdit sözü olarak şart cümlesinden sonra
kullanılır: “Onun ağzının payını vermezsem adam değilim.” Adam etmek:
1. Hayâtını ve yaşayışını düzene sokmak, iş güç sâhibi
etmek, yetiştirmek: Okuttum, adam ettim (Hüseyin R. Gürpınar). Karın güzel mi
Ahmet dedim. –Ne söylüyorsun be abi, sâde güzel değil hanımdır hanım. Beni o
adam etti (Burhan Felek).
2. Terbiye etmek, uslandırmak: Öteden beri dayakla
uslanmayan yaramazları bunun içine hapsederek adam edermiş (Reşat N. Güntekin).
3. mec. (İşe yaramayan bozuk şeyleri) İşe yarar duruma
getirmek: “Yıkadım, ütüledim, elbiseyi adam ettim.” Adam evlâdı: Terbiyeli,
dürüst ve görgülü kimse, iyi yetiştirilmiş, iyi âile çocuğu, insan evlâdı. Adam
gibi: İnsana yakışır şekilde, beğenilen ve istenilen biçimde, efendice, insan
gibi: “Oğlum, adam gibi oturacak mısın, yoksa oturtayım mı?” Adam içine
çıkamamak: Herhangi bir sebepten dolayı insanlarla karşılaşmaktan çekinmek,
kendini kusurlu ve ayıplı hissetmek, insan içine çıkamamak. Adam içine çıkmak
(karışmak): Topluluk arasına girmek, insanlarla temas eder olmak, insan içine
çıkmak. Adam kayırmak: Kendisine yakın olan kimselere farklı muâmele yapmak,
yakınlıkları dolayısıyle onları tercih etmek. Adam kıtlığında (yokluğunda):
Seviyeli, olgun, işe yarar, yerini dolduracak kimselerin bulunmadığı yerde ve
zamanda, insan kıtlığında [Tevâzu veya küçümseme sözü olarak kullanılır]: “Adam
yokluğunda müdürlük yapıyoruz.” “Adam kıtlığında müsteşar oldu.” Adam kullanmak:
1. Yanında işine yardım edecek kimse çalıştırmak: “Hiç adam
kullanmaz, evinin işini kendi yapar.”
2. İşini gördüreceği kimseleri huyuna göre davranarak idâre
etmek: “Adam kullanmayı çok iyi bilir, kimseyi kırmadan işlerini yürütür.” Adam
olmak:
1. İş güç, mevki ve îtibar sâhibi olmak: Çatır çatır çatla!
Biletçi olmuş da kendisini adam oldum sanıyor (Ahmet Râsim). O bâri adam olsun
da kalmasın câhil (Mehmet Âkif). Adam olmaya niyet ettinse böyle hava cıva
şeyleri unut (Ahmet K. Tecer).
2. Şahsiyet sâhibi ve iyi insan olmak: Doktor oldu ama adam
olamadı (Sait Fâik).
3. mec. (İşe yaramayan bozuk şeyler için) İşe yarar duruma
gelmek: “İki saat uğraştım, ama perdeler nihâyet adam oldu.” Adam oluncaya
kadar dokuz fırın ekmek ister: Onun adam olmasına daha çok zaman var. Adam
salmak: Haberci göndermek. Adam sarrafı: İnsanların karakterlerini, iç
yüzlerini iyi anlayan, iyi ayırt edebilen kimse, insan sarrafı. Adam (adamdan)
saymak: Bir kimseye kıymet vermek, onu adam yerine koymak: “Seni orada adamdan
bile saymazlar.” Adam seçmek: İnsanlar arasında fark gözetmek, herkesi
beğenmemek, insan seçmek. Adam sen de (adaam): Bir şeyin umursanmadığını,
değerli görülmediğini ifâde eder: Bırak, aldırma, ne ehemmiyeti var! Adaam…
dedi Yumuk, amma uzattın be abi! (Bediî Fâik). Adam sen de, burada oturalım,
bir beş (el) tavla oynarız (Burhan Felek). Adam sırasına girmek (geçmek):
1. Önceleri değeri yokken sonradan kendisine değer verilir
olmak.
2. Yaşı küçük olduğu için hesâba katılmazken çocukluktan
çıkıp büyüklerle berâber olacak çağa girmek. Adam tanımak: İnsanlar hakkında
isâbetli ve doğru hükümler vermek, insandan anlamak. Adam yerine koymamak
(saymamak): Değer vermemek, hor ve hakir görmek, insan yerine koymamak: Siz
beni hiç adam yerine koymuyorsunuz (Reşat N. Güntekin). Geldiğimiz yere
dönersek bizi adam yerine saymazlar (Mustafa N. Sepetçioğlu). Adama benzemek
(dönmek): Görünüşü, kılığı kıyâfeti, saçı başı düzelmiş olmak, derbederlikten
kurtulup düzgün bir hal almak. Adamdan azma: Adam azmanı. Adamına düşmek
(çatmak) – Adamını bulmak:
1. Ehlini bulmuş olmak.
2. Kinâye yoluyle ehline düşmemiş olmayı ifâde eder: “Yazık,
adamına düşmüşsün, çekeceğin var.” “Tam adamını bulmuşsun, bâri bir kere
sorsaydın.” Adamına düşmemek: Evlendiği kimse kendisine uygun olmamak: “İyi bir
kızdı, ama adamına düşmedi.”
Âdem: (ﺁﺩﻡ) i. (Ar. Ādem < İbr.)
1. İlk yaratılan insan ve ilk peygamber: Cennette buğday
yiyen gaflet gömleğin giyen / Dünyâsını terk eden Âdem peygamber yatır (Yûnus
Emre’den). Hak Teâla çün yarattı Âdem’i / Kıldı âdemle müzeyyen âlemi (Süleyman
Çelebi).
2. İnsan, beşer: Bu âdem dedikleri / El ayakla baş değil /
Âdem mânâya derler / Sûret ile kaş değil (Kaygusuz Abdal’dan). Çünkü âdeme bir
an ölümden aman olmadığı gibi… (Nâmık Kemal).
3. mec. İnsanlık niteliklerine sâhip olan olgun kimse: Âdem
olan âlemi yeksan görür (…). Âdem ona derler ki garazdan ola sâlim / Nefsinde
dahi eyleye icrâ-yı adâlet (Ziyâ Paşa’dan).
Âdem baba: argo. Esrarkeş, afyonkeş: Hâneberduşlar
arasında âdem babalar, bıçak alacak paraları olmadığı için nefis müdâfaası veya tecâvüz silâhı olarak iri bir çivi taşırlar (Reşat E. Koçu).
Merdivenden inip çıkarken âdem baba serserilerine şişeler attırırlar (Kemal
Tâhir). Âdem evlâdı:
1. İnsan nesli, insan oğlu, âdem oğlu: Âdem evlâdı bıkmamış
cidden / Ne ezilmek ne hakkı ezmekten (Tevfik Fikret).
2. Fazîletli, mert, iyi yetişmiş değerli kimse. Âdemin
çektiği dili belâsı: İnsanın başına ne gelirse dilinden gelir: Âdemin çektiği
dili belâsı / Sabrını etmemiş dilinden oldu (Pir Sultan Abdal).
Âdem-zad (ﺁﺩﻣﺰﺍﺩ)
birl. i. (Fars. zād “doğma, doğmuş” ile) İnsan oğlu, insan.
Âdem-zâde (ﺁﺩﻣﺰﺍﺩﻩ)
birl. i. (Fars. zāde “doğmuş” ile) İnsan oğlu: Cennet-i hüsnünde oldum hâlinin
üftâdesi / Dâneye meyl etmemek kābil mi âdem-zâdeyim (…). İşte dost da başı
maddeye gömülmüş olarak gönül körlüğü çeken, amma çektiklerinin de farkında
olmayan âdem-zâdeye onun için sesleniyor (Sâmiha Ayverdi).kadın
Er: Eski Türkçe er “adam, kişi” sözcüğünden evrilmiştir.
"Rütbesiz asker" anlamı 1. Dünya Savaşı dolayında
belirmiştir.
Latince vir, Almanca Herr, Sumerce ír vb. ile
birleştirilmesi fantezidir.
er meydanı, erbaş, ersemek, ersek, iş eri, sözünün eri
elebaşı, erat, erdem, eren (erendiz), eril
Eski Türkçe: “adam” [Orhun Yazıtları, 735]
tirilip yetmiş er bolmış [toplanıp yetmiş kişi olmuş]
Türkiye Türkçesi: “... koca” [Kul Mes'ud, Kelile ve Dimne
terc., 1347 yılından önce]
bu gice erim konuk olmağa gitti, durgıl gelgil
Türkiye Türkçesi: “... asker” [TDK, Türkçe Sözlük, 1. Baskı,
1945]
er: (...) 2. Rütbesiz asker. 3. Kahraman, yiğit. 4.
Yetenekli, ehil. (...) erbaş: Onbaşıdan sonraki rütbeli erat.
i. (Eski Türkçe’den beri kullanılır)
1. Erkek: Er dayıya, kız halaya çeker (Atasözü). Nemçe
avratları idi; uzaktan sûreta er gibi görünüp erkekler kadar savaş ederler idi
(Kâtip Çelebi’den Seç.).
2. Rütbesi olmayan asker, nefer: “Kara eri.” “Deniz eri.”
“Hava eri.”
3. Yiğit, kahraman kimse: Deme kim er basarım erlik oldur /
Er isen nefsi bas serverlik oldur (Enîsü’l-Ârifîn – T. S.). Yâre nişandır
tenine erlerin (Nâmık Kemal). Orhan, hakîkatte Horasan erlerinin silâh ve
kerâmet arkadaşıdır (Ahmet H. Tanpınar).
4. halk ağzı. Koca: Sinan Ağa, Adviye Molla’ya Zühre’yi
sormuş, eri ile birleşemediğini, karı kocalığın kuru lâfta kaldığını haber
almıştı (Safiye Erol). Erim değil misin tutuverirsin, düşürtmezsin (Mustafa N.
Sepetçioğlu).
5. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Bir işte ehil
olan kimse: “Sohbet eri.” “Mânâ eri.” “İşinin eri.” “İş eri.” “Söz eri.” Biz
burada yüz elli kişiyiz. Hepimiz harp eriyiz (Ömer Seyfeddin).
6. tasavvuf. Velî, ermiş, Allah’a mânen yakın olan, Allah
katında şefâati kabul edilen kimse: Er elini aldın ise ere gönül verdin ise /
İkrâr ile geldin ise pes ere inkâr gerekmez / Hak ere benem dedi, varlığın erde
kodu / Erenlerin himmeti yerden göğe direktir (Yûnus’tan). Aşk eri ölmez sırdır
anlanmaz (anlaşılmaz) / Yanmayan bilmez âteş-i aşka (Hayâlî). Kulluğu
mü’minlerin bir ulu sübhânadır / Hizmeti âşıkların er olan insânadır (Ken’an
Rifâî).
ѻ Er
kişi:
1. Erkek: “İmam, er kişi niyetine deyip cenâze namazına
durdu.”
2. Yiğit ve mert kimse: İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
kemliğe iyilik er kişinin kârı (Atasözü). Er meydanı:
1. Güreş meydanı: Eskiden bir er meydanı vardı. Mertlik
bozulduğundan beri meydanlar da bozuldu (Rauf Tamer).
2. Erkekliğin, yiğitliğin belli olduğu yer, savaş meydanı:
Köroğlu düşer mi yine şânından / Ayırır çoğunu er meydanından (Köroğlu). (Kadın
ve kız) Ere gitmek (varmak): halk ağzı. Evlenmek: Günü gelir, yolunuz dışarı
düşer, ere gider olursunuz. Erkeğinizin özlenip okşanan sevgilisi kalmak isterseniz
ona itâat edeceksiniz (Safiye Erol). Demiş ki Murat Çavuş benden vazgeçsin. Ben
ere varacağım (Mahmut Yesâri).
K
kişilik, kişilikli, kişiliksiz, kişisel, kişiselleştirmek
Eski Türkçe: [Orhun Yazıtları, 735]
öd teŋri yaşar kişi oglı kop ölgeli törümiş [Zaman tanrısı
yaşayan kişi oğlunu hep ölümlü yaratmış]
Türkiye Türkçesi: kişiliksiz [Mercimek Ahmed, Kâbusname
terc., 1432]
nākes kişi yaˁnī kişiliksiz ādem
oldur ki aŋa hiç kimse selāmlığa gelmeye
i. (Eski Türkçe’den beri kullanılır; kökü kesin olarak belli değildir)
1. İnsan, kimse, şahıs: Sûreti insan içi hayvan olursa
kişinin / Taşlar ile döğünüp insânı bulmazsa ne güç (Niyâzî-i Mısrî). Ölmek
değildir ömrümüzün en fecî işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi (Yahyâ
Kemal). Kişiyi şahıs, insan, zat yerine… kullanınca Türkçemiz zenginleşmekte
midir? (Nazlı Ilıcak).
2. E. T. Türk. ve halk ağzı. Erkek: Gök ehli sordular kim:
Ey ferişteler, Muhammed ümmetin nice gördünüz, nice buldunuz; fülân kişi
nicedir, fülân avrat nicedir? (Miftâhü’l-Cenne – T.S.). Kişiler arasında bir
dişi yok / Dişiler olduğu yerde kişi yok (Hikmetnâme – T.S.).
3. E. T. Türk. Sâhip.
4. edeb. Roman, hikâye, piyes gibi eserlerde yer alan kimse.
5. dilb. Şahıs.
Erkek: Eski Türkçe érkek “hayvan ve insanın eril cinsi” sözcüğünden evrilmiştir. (NOT: Bu sözcük Eski Türkçe érk “üç yaşına gelen koç” sözcüğü ile eş kökenli olabilir; ancak bu kesin değildir.) Bu sözcük Eski Türkçe ér- “olmak, tam ve bütün olmak, yetişmek” fiilinden Eski Türkçe +Ak ekiyle türetilmiştir.
Daha fazla bilgi için er- maddesine bakınız.
Nihai anlamı "tam, bütün, kâmil" olmalıdır.
Dolayısıyla hem "dişi" ("eksik"), hem "yavru"
anlamlarınıın karşıtıdır.
erkekçe, erkekleşmek, erkeklik, erkeksi
erkeç
Eski Türkçe: [Irk Bitig, 900 yılından önce]
érkek buzaġu, érkek yunt [aygır]
Eski Türkçe: [Kaşgarî, Divan-i Lugati't-Türk, 1073]
erkek takaġu [horoz]
Türkiye Türkçesi: erkeksi “erkek gibi” [Asım Ef., Kamus-ı
Muhit terc., 1810]
erkeksi hātuna denir ki evzāˁ
ve etvārı merdāne olur
i. (Eski Türk. erkek “her hayvanın erkeği”, irk “koç” ve küçültme ekiyle irk+ek)
1. Canlı varlıkların üreme bakımından ayrıldığı iki cinsten
dişisini dölleyecek şekilde yaratılmış olanı, dişinin karşıt cinsi, er: “Allah
önce erkeği yarattı.”
2. sıf. Bu cinsten olan: Erkek aslan aslan da dişi aslan
aslan değil mi? (Atasözü). Erkek çocuklarla kızlar karmakarışık otururlar,
berâber okur, berâber oynarlardı (Ömer Seyfeddin). Bir erkek kediyle bir parça
ciğer (Orhan V. Kanık). ♦ i.
3. Yetişmiş, delikanlılık çağından çıkmış adam: Îran’ın genç
erkekleri çokluk Ermeni delikanlılarını andırırlar (Ahmed Midhat Efendi).
Hiçbir ana kızını erkeklerden onun beni kızlardan sakındığı kadar sakınmamıştır
(Yusuf Z. Ortaç).
4. Koca, zevc: Karısının üstüne diğer kadın seven erkek
dünyâda yalnız senin kocan mıdır? (Hüseyin R. Gürpınar). Anadolu kadınları redif,
ihtiyat, müstahfaz adlarıyle evlerinden alınan, bir daha memleketine dönemeyen
erkeklerine ağlıyorlardı (Ahmet H. Tanpınar).
5. İki parçadan meydana gelen kopça, çıtçıt, anahtar vb.
şeylerde girintili parçanın içine giren çıkıntılı parça.
6. sıf. mec. Mert, korkusuz, cesur, yiğit: Hem gönlüm
elbisemden erkektir (Nâmık Kemal). Merdivenleri ağır, erkek adımlarla gıcırdata
gıcırdata çıkıyorum (Yusuf Z. Ortaç). Gülizar abla erkek karıdır (Kemal Tâhir).
ѻ
Erkek bakır: Sert bakır. Erkek demir: Sert demir.
Erkek erkeğe: Kadın bulunmadan, yalnız erkekler bir arada. Erkek Fatma:
Davranışları erkeğe benzeyen kadın. Erkek kalıp: Bir kalıpta dişi denen
parçanın içine giren kısım. Erkek klişe: Yazısı kabartma olan klişe. Erkek
olmak:
1. Yetişkin bir adam durumuna gelmek: Ben de erkek oldum
(Nâmık Kemal).
2. (Kadın için) Cinsiyet değiştirmek. Erkek tarafı: Evlenmelerde erkeğin âilesi, oğlan tarafı. Erkeğin elinin kınası, kadının yüzünün karası: “Çapkınlık yapmak erkekler için tabiîdir, kadın için ise affedilmeyecek bir kusurdur” anlamında kullanılır. Erkekten kaçmak: (Kadın) Kendisini erkeklere göstermemek, örtünmek, tesettüre riâyet etmek.
● Erkekçe sıf. ve zf.
1. Bir erkeğe yakışır tarzda: Zekiye gittikçe hiddetlenerek
erkekçe bir tavırla… (Nâmık Kemal).
2. Mertçe, yiğitçe: Sen erkekçe hareket etseydin bu olanlar
olmazdı (Reşat N. Güntekin). Temizlemek lâzımdı nâmûsunu erkekçe / Gebermeli o
çapkın bir kurşunda köpekçe (Enis B. Koryürek).
● Erkekli kadınlı birl. sıf. İçinde kadınların ve erkeklerin
birlikte bulunduğu (toplantı, kalabalık vb.).
Herif: Arapça ḥrf kökünden gelen ḥarīf حريف “1. sanatkâr, meslek erbabı, 2. meslektaş, yoldaş, colleague” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ḥarafa حرف “bozdu, çizdi; meslek veya sanat icra etti” fiilinin faˁīl vezninde sıfatıdır.
Also Harf: Arapça ḥrf kökünden gelen ḥarf حرف “1. mızrak veya kılıcın keskin ağzı, 2. yazı birimi, harf” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ḥarafa حرف “1. bozdu, çizdi, tahrip veya tahrif etti, 2. bir meslek veya sanat icra etti” fiilinin faˁl veznidir. Bu fiil Aramice/Süryanice ḥrp kökünden gelen ḥāraph חָרַף “sivri bir uçla çizme, kazıma, sivriltme” sözcüğü ile eş kökenlidir.
“Yazı” anlamı eski çivi yazısının şeklinden veya “sivri bir
uçla kazıma” eyleminden türemiştir. Aynı anlam evrimi Türkçe çiz-, Yunanca
gráphō, Latince scribere "1. sivri bir uçla çizmek, 2. yazı yazmak"
fiillerinde görülür.
Aynı Sami kökünden Arapça χarba "kılıç, kesici
alet". Karş. harp¹.
harf-i tarif, harfiyen
herif (arifane), hirfet, huruf, inhiraf, tahrif (muharref)
[Aşık Paşa, Garib-name, 1330]
yazludur Tāhā vü Yāsīn ḥarf
ḥarf
harfiyen [Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876]
ḥarf
be ḥarf: Harfiyyen, bi ṭıbḳıhī.
Herifçioğlu: arifane “meslektaş” [Kutadgu Bilig, 1069]
nard u şaṭranc
bilir erse keḏ / ḥarīfleri andan ulır
erse keḏ [tavla ve satranç bilse, yoldaşları/rakipleri onunla yense]
“yoldaş” [Mesud b. Ahmed, Süheyl ü Nevbahar terc., 1354]
Baŋa hem oğul hem ḥarīf idi ol
“(olumsuz bağlamda) adam” [Ahmed b. Kadı-i Manyas, Gülistan
tercümesi, 1429]
i. (Ar. ḥarіf “meslektaş,
arkadaş”tan)
1. Kaba, bayağı adamlar için kullanılır: Bir selâm ver be
herif! Ağzın aşınmaz ya… Hayır / Ne bilir vermeyi hayvan ne de sen versen alır
(Mehmet Âkif). Heriflerde din kuvveti yok, yürek çürük (Enis B. Koryürek).
Kahpe herif vurdu beni (Refî C. Ulunay).
2. (Kaba konuşmada) Adam: Hâsılı üç de setre pantolonlu
herif (Ahmed Midhat Efendi). İçeriden bakkal kıyâfetli gāyet şişman bir herif
çıktı (Hüseyin R. Gürpınar). Ve eski bir Âsûrî tipini andıran sakallı bir
herifle Kürtçe konuşuyordu (Refik H. Karay).
ѻ Herîf-i nâ-şerif: “Şerefli
olmayan adam” Kaba, bayağı kimse.
Herifçioğlu: birl. i. kaba. Adam, herif: Herifçi oğlunu gördünüz mü? Burada da kafa tutuyor (Mahmut Yesâri). Herifçi oğlu Sen Mişel’de koyvermiş sakalı / N’etsin Bizim Köy’ü n’eylesin Mahmut Makal’ı (Bedri R. Eyüboğlu).
Zat: Arapça ḏw kökünden gelen ḏāt ذات “1. sahip olan şey, özne, şahıs, 2. özlenme, bazı iltihaplara verilen ad” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ḏū “sahip, malik” sözcüğünün dişilidir.
Arapça ḏū, genitiv ḏī"sahip, malik" adının bağımsız anlam kazanmış
dişil halidir. Arapça gramerde dişil eki "kadın" veya "nesne,
şey" anlamını yükler.
zatî, zatı ali, zatı devletleri, zatı muhterem, zatı şahane
bizatihi, bizzat, haddizatında, zaten, zatülcenp (satlıcan),
zatürre, zevat, zü+ (zilyet, zülfikar, zişan, zilhicce, zülcelal, zülkarneyn,
ziruh)
[Aşık Paşa, Garib-name, 1330]
her birine şeyχ ẕātından kemāl
/ degmiş-idi
(ﺫﺍﺕ) sıf. (Ar. ẕū “sâhip, mâlik”in müennes şekli ẕāt) Sâhip, mâlik.
Zâtü’l-büruc:
Gökyüzü, semâ:
Çıkar zâtü’l-bürûca nâr-ı âhımdan
duhan yer yer / Hisâr almak için gûyâki korlar nerdüban yer yer (Zâtî). Turra-i
tâk u revâkı hem-ser-i zâtü’l-bürûc / Sâye-i sakf-i bülendi hâb-gâh-ı ahteran
(Nef’î). Zâtü’l-hareke: Kendi kendine hareket eden, otomatik. Zâtü’l-metâli’:
İkiden fazla matlaı olan gazel veya kasîde. Zâtü’z-zevc:
Kocası olan kadın. Önüne geldiği kelimeyle birlikte bâzı
terimler meydana getirir.
1. İltihaplı hastalık anlamına gelen tıp terimleri yapar.
Zâtü’l-azm: Kemik dokusu iltihâbı. Zâtü’l-cefn: Göz kapağı iltihâbı.
Zâtü’l-cenb: Bk. ZÂTÜLCENP. Zâtü’l-kebed: Karaciğer iltihâbı. Zâtü’l-mafsal:
Eklem iltihâbı. Zâtü’l-mebiz: Yumurtalık iltihâbı. Zâtü’r-rie: Bk. ZÂTÜRRE.
2. +li ve +giller fonksiyonu ile biyoloji, fizik ve
astronomi terimleri yapar: Zâtü’l-filkateyn: İki çenekliler. Zâtü’l-kürsî: Bk.
ZÂTÜLKÜRSÎ.
3. Zooloji terimleri yapar: Zâtü’l-ercüli’l-batniyye: Karından bacaklılar. (ﺫﺍﺕ) i. (Ar. ẕāt)
1. Kimse, kişi, şahıs, özellikle saygıdeğer kimse: Çünkü bir
zât-ı şerîfin türbesi vardı (Ömer Seyfeddin). Harb-i hâzıra dâir konuluşurken
bir zat dedi ki… (Cenap Şahâbeddin). Siz o zâtı daha evvelden tanıyorsunuz,
daha iyi bilirsiniz (Peyâmi Safâ).
2. Bir şeyin ta kendisi, maddî varlığı, maddî varlığının
özü, öz varlık: Meselâ şarâbın içine tuz konsa bozulup sirke olur; zâtı
bozulduğundan artık şarap olamaz (Ahmet A. Konuk).
3. Bir varlığın hakîkati, hüviyeti, mâhiyeti: Zâtıma mir’ât
edindim zâtını / Bile yazdım adım ile adını (Süleyman Çelebi). Hoşça bak zâtına
kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen (Şeyh Gālib).
Hakk’ın zâtı, nefsi, kendi dediğimiz zaman O’nun idrak edilemeyen hakîkati ve
varlığı, zamandan, mekândan, madde ve cisimden münezzeh sâdece kendine mahsus
olan hakîkati kastedilmiş olur (Mustafa Tahralı).
ѻ Zat
işleri: Bir kuruluşta çalışanların tâyinleri, terfîleri
ve emeklilikleri gibi işlemlerin
bütünü ve bunları yürüten bölüm, özlük işleri. Zât-ı âlî: “Yüksek şahıs”
Saygılı konuşmada hitap sözü olarak kullanılır: “Zât-ı âlinize getirmiştim.”
Zât-ı âlîniz bu Nazmi Bey’i seveceksiniz (Reşat N. Güntekin). Zât-ı devlet:
Yüce kimse, devlet sâhibi olan kimse. Zât-ı fehâmet-penâhî: Sadrâzam. Zât-ı
hümâyun – Zât-ı şâhâne: Pâdişahlara hitap ederken veya pâdişahtan bahsedilirken
kullanılır: Bu merâsimde esnaf heyeti zât-ı şâhâneye münâsip hediyeler takdim
ederler (Mec. Um. Bel.). Zât-ı kibriyâ: Allah. Zât-ı risâlet-penâhî: Hz.
Muhammed. Zât-ı sâmî: Sadrâzam.
Zâten (ﺫﺍﺗﺎً)
zf. (ẕāt’ın tenvinli şekli)
Zat bakımından. Bk. ZÂTEN.
Zâtî
1. Kişiye has, zâta âit, özel: “Zâtî eşyâ.” Ve re’y-i
zâtîsini ona göre ölçüp biçiyor (Cenap Şahâbeddin).
2. Cevhere, asla âit: Bu, insana mahsus olan zâtî
fazîletlerin bütünüdür (Orhan Ş. Gökyay).
Zâtiyye (ﺫﺍﺗﻴّﻪ)
sıf. Zâtî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: Menâfi-i
zâtiyyesini bir fâide-i umûmiyye uğrunda bilkülliye unutacak kadar
gayrendişliğe güçlükle inanır (Cenap Şahâbeddin).
Zātiyat (ﺫﺍﺗﻴّﺎﺕ)
i. (Ar. ẕātі > ẕātiyye “zatla ilgili şey” ve çoğul eki -āt ile ẕātiyyāt)
Şahsa âit hususlar, zâta âit şeyler,
şahsiyat: Zâtiyatla uğraşmak iyi şey
değildir (Şemseddin Sâmi).
[1] woman (n.) "adult female human," late Old English wimman, wiman (plural wimmen), literally "woman-man," alteration of wifman (plural wifmen) "woman, female servant" (8c.), a compound of wif "woman" (see wife) + man "human being" (in Old English used in reference to both sexes; see man (n.)). Compare Dutch vrouwmens "wife," literally "woman-man."
It is notable that it was thought necessary to join wif, a neuter noun, representing a female person, to man, a masc. noun representing either a male or female person, to form a word denoting a female person exclusively. [Century Dictionary]
The formation is peculiar to English and Dutch. Replaced
older Old English wif and quean as the word for "female human being."
The pronunciation of the singular altered in Middle English by the rounding
influence of -w-; the plural retains the original vowel. Meaning
"wife," now largely restricted to U.S. dialectal use, is attested
from mid-15c.
In American English, lady is "In loose and especially polite usage, a woman" [Craigie, "Dictionary of American English"]. This peculiarity was much commented upon by English travelers; in the U.S. the custom was considered especially Southern, but the English didn't bother with nice distinctions and regarded it simply as American. "This noble word [woman], spirit-stirring as it passes over English ears, is in America banished, and 'ladies' and 'females' substituted; the one to English taste mawkish and vulgar; the other indistinctive and gross. The effect is odd." [Harriet Martineau, 1837]
Woman-hater "misogynist" is from c. 1600. Women's work, that considered appropriate to women, is from 1660s. Women's liberation is attes
The name was also used to signify the evil inherent in human nature (as a consequence of Adam's fall), and other qualities (nakedness, gardening) associated with the biblical Adam. Adam's ale "water" is from 1640s. To not know (someone) from Adam "not know him at all" is first recorded 1784. The pet form of the name in Middle English was Addy, hence Addison; other old pet forms (Adkin, Adcock) also survive in surnames.
[3] man (n.) "a featherless plantigrade biped mammal of
the genus Homo" [Century Dictionary], Old English man, mann "human
being, person (male or female); brave man, hero;" also "servant,
vassal, adult male considered as under the control of another person,"
from Proto-Germanic *mann- (source also of Old Saxon, Swedish, Dutch, Old High
German man, Old Frisian mon, German Mann, Old Norse maðr, Danish mand, Gothic
manna "man"), from PIE root *man- (1) "man." For the
plural, see men.
Sometimes connected to root *men- (1) "to think," which would make the ground sense of man "one who has intelligence," but not all linguists accept this. Liberman, for instance, writes, "Most probably man 'human being' is a secularized divine name" from Mannus [Tacitus, "Germania," chap. 2], "believed to be the progenitor of the human race."
Specific sense of "adult male of the human race" (distinguished from a woman or boy) is by late Old English (c. 1000); Old English used wer and wif to distinguish the sexes, but wer began to disappear late 13c. and was replaced by man. Universal sense of the word remains in mankind and manslaughter. Similarly, Latin had homo "human being" and vir "adult male human being," but they merged in Vulgar Latin, with homo extended to both senses. A like evolution took place in Slavic languages, and in some of them the word has narrowed to mean "husband." PIE had two other "man" roots: *uiHro "freeman" (source of Sanskrit vira-, Lithuanian vyras, Latin vir, Old Irish fer, Gothic wair; see *wi-ro-) and *hner "man," a title more of honor than *uiHro (source of Sanskrit nar-, Armenian ayr, Welsh ner, Greek anēr; see *ner- (2)).
Man also was in Old English as an indefinite pronoun, "one, people, they." It was used generically for "the human race, mankind" by c. 1200. As a word of familiar address, originally often implying impatience, c.1400; hence probably its use as an interjection of surprise or emphasis, since Middle English but especially popular from early 20c.
As "a woman's lover," by mid-14c. As "adult male possessing manly qualities in an eminent degree," from 14c. Man's man, one whose qualities are appreciated by other men, is by 1873. Colloquial use of the Man for "the boss" is by 1918. To be man or mouse "be brave or be timid" is from 1540s. Meaning "piece with which a game (especially chess) is played" is from c. 1400.
Man-about-town "man of the leisure class who frequents clubs, theaters, and other social resorts" is from 1734. Man of the world is from mid-14c. as "secular man, layman;" by early 15c. as "man experienced in the ways of the world, one able to take things in stride." To do something as one man "unanimously" is from late 14c.
So I am as he that seythe, 'Come hyddr John, my man.' [1473]
MANTRAP, a woman's commodity. [Grose, "Dictionary of
the Vulgar Tongue," London, 1785]
At the kinges court, my brother, Ech man for himself.
[Chaucer, "Knight's Tale," c. 1386]
[4] fellow (n.) "companion, comrade," c. 1200, from Old English feolaga "partner, one who shares with another," from Old Norse felagi, from fe "money" (see fee) + lag, from Proto-Germanic *lagam, from PIE root *legh- "to lie down, lay." The etymological sense of fellow seems to be "one who puts down money with another in a joint venture."
Meaning "one of the same kind" is from early 13c.; that of "one of a pair" is from c. 1300. Used familiarly since mid-15c. for "any man, male person," but not etymologically masculine (it is used of women, for example, in Judges xi.37 in the King James version: "And she said unto her father, Let this thing be done for me: let me alone two months, that I may go up and down upon the mountains, and bewail my virginity, I and my fellows").
Its use can be contemptuous or dignified in English and American English, and at different times in its history, depending on who used it to whom, it has carried a tinge of condescension or insult.
University senses (mid-15c., corresponding to Latin socius) evolved from notion of "one of the corporation who constitute a college" and who are paid from its revenues. Fellow well-met "boon companion" is from 1580s, hence hail-fellow-well-met as a figurative phrase for "on intimate terms."
In compounds, with a sense of "co-, joint-," from 16c., and by 19c. also denoting "association with another." Hence fellow-traveler, 1610s in a literal sense but in 20c. with a specific extended sense of "one who sympathizes with the Communist movement but is not a party member" (1936, translating Russian poputchik).
Fellow-countrymen formerly was one of the phrases the British held up to mock the Americans for their ignorance, as it is redundant to say both, until they discovered it dates from the 1580s and was used by Byron and others.
[5] guy (n.2) "fellow," 1847, American English; earlier, in British English (1836) "grotesquely or poorly dressed person," originally (1806) "effigy of Guy Fawkes," leader of the Gunpowder Plot to blow up British king and Parliament (Nov. 5, 1605). The effigies were paraded through the streets by children on the anniversary of the conspiracy. The male proper name is from French, related to Italian Guido.
[6] chap (n.) 1570s, "customer," short for obsolete chapman in its secondary sense "purchaser, trader" (also see cheap). Colloquial familiar sense of "lad, fellow, man or boy" is first attested 1716, usually with a qualifying adjective. Compare slang (tough) customer and German Kunde "customer, purchaser," colloquially "fellow."
[7] human (adj.) mid-15c., humain, humaigne, "human," from Old French humain, umain (adj.) "of or belonging to man" (12c.), from Latin humanus "of man, human," also "humane, philanthropic, kind, gentle, polite; learned, refined, civilized." This is in part from PIE *(dh)ghomon-, literally "earthling, earthly being," as opposed to the gods (from root *dhghem- "earth"), but there is no settled explanation of the sound changes involved. Compare Hebrew adam "man," from adamah "ground." Cognate with Old Lithuanian žmuo (accusative žmuni) "man, male person."
Human interest is from 1824. Human rights attested by 1680s; human being by 1690s. Human relations is from 1916; human resources attested by 1907, American English, apparently originally among social Christians and based on natural resources. Human comedy "sum of human activities" translates French comédie humaine (Balzac); see comedy.
human (n.) "a human being," 1530s, from human (adj.). Its Old English equivalent, guma, survives only in disguise in bridegroom.

No comments:
Post a Comment